Kırk üç yaşında bir dans-egzersiz dersine yazıldım. Salona girdiğimde çevreye baktım, çoğunluk yirmili yaşlarda, birkaç otuzlu. Yetişkin zumba deneyiminin nasıl olacağını o an düşündüm: acı mı çekeceğim, komik mi görüneceğim, devam edebilecek miyim? İlk ders felaketti. Adımları takip edemedim, sağ sol karıştırdım, herkes sola giderken ben sağa döndüm. Ama kimse bakmıyordu, herkes kendi adımlarına bakıyordu. Bu benim için bir rahatlama noktasıydı. Yetişkin zumba deneyiminde ilk öğrendiğim şey buydu: salon aynası bizi birbirimize değil, kendimize baktırıyor. İkinci haftadan itibaren adımlar oturmaya başladı. Müziğin ritmi içime işlemeye başladı. Bedenimde bir şeyler açılıyordu, kaslar değil, bir başka şey. Neşe mi diyeyim, hafiflik mi, bilmiyorum tam olarak. Ama yetişkin zumba deneyiminin bende bıraktığı en büyük iz bu oldu: bedenimle barışmak. Kırktan sonra bir dans dersine gitmenin en büyük engeli utanç değil, 'bu benim için değil' düşüncesi. Ben de öyle düşünmüştüm. Ama o düşünce yanlıştı. Bedenin öğrenir, yaşı ne olursa olsun. Sadece biraz daha sabır ister, biraz daha tekrar. Altı ay sonra hâlâ devam ediyorum. Artık en yaşlı değilim salonunda, birkaç kişi daha yazıldı benden büyük. Ve şunu söylerim: o ilk adımı atmak, tüm yaşanabileceklerin kapısını açıyor. Korkusu değer.