Arkadaşım benimle tartıştı. Telefonu olmadan yedi gün geçiremeyeceğimi söyledi. Ben de kabul ettim. Kibir mi, merak mı, ikisi de biraz. Birinci gün beklenenden kolaydı. Telefonu çekmeceme kilitledim, anahtarı arkadaşıma verdim. Biraz tuhaf hissettim ama yönetilebilirdi. Uyku saatimde genellikle telefona baktığımı fark ettim, şimdi bakacak bir şey yoktu, daha erken uyudum. İkinci gün meslek hastalığı devreye girdi. Toplantı arasında cebime elimi attım, boş buldum. Bu hareketi günde onlarca kez tekrarladım. Her seferinde hafif bir boşluk hissiyle geri çektim elimi. Telefonsuz hafta deneyiminin zorlu kısmı, aslında telefonun kendisi değil; o alışkanlık kasının sürekli ateşlenmesiydi. Üçüncü gün değişti. Sabah kahvemi içerken elimde hiçbir şey yoktu. Pencereden dışarı baktım. Uzun süre sadece sokağı izledim, geçen arabaları, bir kedi, çocuğunu okula götüren birini. Aklıma şu geldi: Ne zamandan beri bunu yapmıyordum? Bu telefonsuz hafta deneyimi bana sadece ekransız zaman vermemişti; etrafımdaki şeyleri tekrar görme alışkanlığını geri getiriyordu. Dördüncü ve beşinci günlerde sosyal bir kopukluk hissettim. Mesajlarıma dönemiyordum, planları koordine edemiyordum. Birkaç randevuyu kaçırdım. İnsanlar beni aramaya çalıştığında ulaşamadılar ve kimileri bunu umursamazlık olarak yorumladı. Sosyal bağlantı açısından telefonsuz yaşam gerçekten zordu. Yedinci gün telefonu geri aldığımda tuhaf bir şey hissettim: İsteksizlik. Ekran yandığında onlarca bildirim belirdi. Hepsini geçtim. Telefonsuz hafta deneyimi bana şunu gösterdi, o bildirimlerin büyük bölümü benim için değil, benim dikkatim için gönderiliyordu. Bunları ayırt etmeyi öğrenmek, bu deneyin bana kattığı en kalıcı şey oldu.