Tasarım okulu ilk deneyimim, ellerimin titrediğini fark ettiğim o sabahla başlıyor. Yıllarca çizim yapmıştım. Defterleri, kenar boşluklarını, fatura arka yüzlerini. Ama "tasarımcı" olmak başkaydı. Profesyonel eğitim almak başkaydı. Tasarım okulu ilk deneyiminin ilk stüdyo dersinde büyük bir çizim masasına oturduk. Önümde boş kağıt. Hoca "elde tuttuğunuz bir nesneyi çizin" dedi. Basit bir egzersizdi. Ama o "basit" egzersiz için kalemin ucunu kağıda değdirmek bile zordu o sabah. Neden? Çünkü artık yargılanacaktım. Okul salonunda benim çizimim başkalarının çizimleriyle aynı masada duracaktı. Hobiyken doğruydu, yanlıştı fark etmezdi. Şimdi fark edecekti. Hoca masaları dolaştı, durdu, baktı. Yanıma geldiğinde çizimime baktı ve şunu söyledi: "Elini bırak. Bilek katı, parmaklarla çiziyorsun. Kol hareketini kullan." Bu teknik düzeltme beni hem rahatlatıp hem de korkuttu, rahatlatıp, çünkü bir kural vardı; korkutup, çünkü kaldırmam gereken bir alışkanlık vardı. Tasarım okulu ilk deneyiminin en güzel kısmı sınıftaki çeşitlilikti. Herkesin çizimi farklıydı. Bazıları çok iyiydi, bazıları benden daha az deneyimliydi. Ama hoca hepsine farklı şeyler söylüyordu, bu kişisel bir süreçti. Birinci haftanın sonunda elimler artık titremiyordu. Korkuyu yenmek için tek yol oturmaktı, anladım. Çizim masasına oturmak, titreyen eller için en iyi tedavi.