Kış koşusu deneyimi tamamen bir anlık kararın ürünü. Kasım ayında sabah altıda uyandım, hava dört dereceydi. Normal şartlarda koşuyu atlardım; o gün bir şey attırmadı. Kapıdan çıktığımda soğuk hava yüzüme çarptı. Birkaç adım sonra nefes görünür oldu. İlk kilometre boyunca "Bu saçmalık" dedim kendi kendime. Ama beşinci dakikada bir şey değişti; beden ısınmaya başlayınca soğuk hava nefes almayı kolaylaştırdı. Kış koşusu deneyiminin bu paradoksu beklenmedikti. Doğru giyim her şeydir. Kış koşusu deneyiminde öğrendiğim ilk pratik ders katmanlı giyinmek. Alt katman nemi çeken, orta katman ısıtan, üst katman rüzgar kıran. Eldivenler zorunlu; ellerin ısınması vücudun ısınmasına bağlı. Bunları deneyerek öğrendim, ilk birkaç koşu bazı katmanları atlayıp üşüdüm. Aydınlık meselesi önemli; kış sabahları karanlık. Yansıtıcı giyim ve kafa lambası güvenlik için vazgeçilmez değil ama pratik bir zorunluluk. Parktaki diğer koşucular da aynı donanımla geliyordu. Kış koşusu deneyiminin beni en çok şaşırtan boyutu sessizlikti. Yazın parkta koşarken çocuklar, köpekler, piknikçiler, müzik var. Kış sabahı altıda ise park boş. Sadece adımlarım ve nefesim. Bu sessizlik bir meditasyon haline geldi. Bir kış mevsimi boyunca sürdürdüm. Bahar gelince koşular kalabalıklaştı; parkın o kış sabahı sessizliğini özledim. Artık kış koşusu benim için kaçınılacak bir şey değil; beklenen bir mevsim ritüeli.