Sinemada ağlamak benim için nadir bir şeydi. Yıllar boyunca duygu yüklü sahnelerde gözlerim nemlenirdi belki, ama gerçek anlamda sinema filmi ağlamak deneyimini pek yaşamamıştım. Ta ki o film olana kadar. Film adını vermeyeceğim, çünkü sürpriz olsun istiyorum. Ama konusu bir baba ve kızıyla ilgiliydi. Sıradan bir öykü, ama anlatımı sıradışıydı. Sinema filmi ağlamak o gece beklenmedik bir anda başladı. Bir diyalog sahnesi, dramatik müzik yoktu, ışık değişmemişti. Sadece iki insan konuşuyordu. Ve bir cümle vardı; o cümle bir şeyi açtı içimde. Gözlerim doldu. Yanımda arkadaşım oturuyordu. Fark etti mi bilmiyorum. Koltuğa biraz çöktüm, önüme baktım. Ama durdurmak mümkün olmadı. Sinema filmi ağlamak deyince kimse sahneden çıkar ağlar demez. Ben çıkamadım. Silindir durumunda düşünemiyordum. Film bitti. Işıklar yandı. Etrafımdakiler kalktı. Ben hâlâ oturuyordum. Arkadaşım "iyi misin" dedi. "Güzel filmdi" dedim. O gün eve dönerken düşündüm. Neden o film, neden o cümle? Hikâyeyle kişisel bir bağlantım vardı. Filmde işlenen şey benim kendi deneyimimle çakışıyordu. Bu yüzden içime girdi. Sinema filmi ağlamak bana öğretti ki iyi bir film seni hikâyenin içine koyar, seyircisi değil karakteri yapar. O an duygu gerçektir, kurgu değil. Ve bu kurgu gücünün en güzel tarafıdır.