Nietzsche felsefesiyle ilk karşılaşmam kötü zamanlamayla örtüştü. Zaten hayatımda sallantılı bir dönemdi. Üstüne bir de "Tanrı öldü" okudum. Başta heyecanlıydım. Cesur bir fikir, radikal bir dürüstlük. Ama okumaya devam ettikçe zemin kaydı altımdan. Nietzsche felsefesi en çok şunu söylüyor: Dışarıdan verilen anlam sahte. Kendi değerlerini sen yaratmalısın. "Üstinsan" olma fikri, başkalarına değil kendi potansiyelini en yükseğe çıkarmaya çalışmak. Kulağa güzel. Ama bende yarattığı etki şu oldu: Bütün anlam çerçevelerim sallandı. Kültürden, aileden, toplumdan aldığım değerleri sorguladım. Peki kendi değerlerimi nasıl yaratacaktım? O üç ay boyunca bir tür boşlukta yaşadım. Eski anlamlar gitmişti, yenileri gelmemişti. Nietzsche felsefesinin bu geçiş dönemi kolay değil. Tek başıma olmadığımı fark etmem, bir arkadaşımın anlattığı benzer bir dönemle oldu. "Ben de böyle bir an yaşadım" demesi yeterliydi. Nietzsche'yi sindirmek zaman aldı. Ama o üç aylık karanlık, benim için değerlerin neden kişisel ve özgün olması gerektiğini anlamak açısından çok şey öğretti. Artık başkasından miras aldığım fikirlerle değil, deneyimleyerek seçtiklerimle yaşıyorum. Nietzsche'nin felsefesi zehir gibi acı ama ilaç gibi işe yarıyor. En azından bende öyle oldu.