Mikro-tarih nedir sorusunun yanıtı, hem metodolojik bir seçimi hem tarihyazımsal bir tutumu hem de tarihsel bilginin sınırlarına ilişkin epistemolojik bir pozisyonu kapsar. 1970'lerde İtalya'da Carlo Ginzburg, Giovanni Levi ve Edoardo Grendi tarafından geliştirilen bu yaklaşım, büyük yapısal açıklamaların yetersizliğine duyulan metodolojik bir hoşnutsuzluktan doğmuştur. Mikro-tarih nedir sorusuna en yaygın verilen yanıt, büyük bütün yerine küçük ölçekte, bir köy, bir birey, tek bir olay, yoğunlaşmaktır. Ancak bu tanım eksik kalır; mikro-tarihin karakteristik özelliği küçüklük değil, küçük ölçekli bir örüğün büyük tarihsel süreçleri anlamak için kanıt olarak nasıl kullanılabileceğini sormaktır. Ginzburg buna "ipucu paradigması" (evidential paradigm) adını verir: Detaylar, belirtiler ve anormallikler genel süreçlerin görünür olmayan boyutlarına girilecek bir kapı işlevi görür. Carlo Ginzburg'un 1976 tarihli Il Formaggio e i Vermi (Peynir ve Kurtçuklar) çalışması, mikro-tarih metodolojisinin en çok atıfta bulunulan örneği olma özelliğini korur. Ginzburg, 16. yüzyıl sonlarında engizisyon mahkemesinde yargılanan Friülili bir değirmenci olan Menocchio'nun dinî görüşlerini yeniden inşa eder. Menocchio'nun evren tasarımı, tanrının kaostan peynir gibi kendiliğinden oluşması, Ortaçağ köylü kültürünün evrene ilişkin düşünce biçimlerini hem Kilise söyleminin hem elit Rönesans kültürünün dışında, kendi bağlamında anlamaya yönelik bir pencere açar. Mikro-tarih metodolojisinin epistemolojik bağlamı açısından Ginzburg'un ipucu paradigması, Sherlock Holmes'un dedüktif modeli, Freudyen belirti analizi ve Giovanni Morelli'nin resim atıfçılığını ortak bir metodolojik temelde birleştirir: Yüzeyde önemsiz görünen ayrıntı, bütünü kavramak için gereken anahtarı barındırır. Bu yaklaşım, büyük sayılara ve istatistiksel genellemeye dayanan Annales ekolünün tarih modeliyle hem metodolojik hem epistemolojik açıdan karşıtlık oluşturur. Mikro-tarih nedir sorusu bağlamında eleştiriler de kayda değerdir. Seçilen bireysel örneğin nasıl temsil ettiği ya da neden temsil edildiği sorusu, genelleşebilirlik iddiasını güçleştirmektedir. Ginzburg bu eleştiriyi kabul eder; ancak mikro-tarihçinin amacının temsil gücü yüksek tipik örnekler değil, zayıf ipuçları aracılığıyla başka türlü görünmez kalacak gerçekliklere erişim sağlamak olduğunu savunur. Akademik yayılım açısından mikro-tarih yöntemi sosyal antropoloji, kültürel tarih ve dijital beşeri bilimler üzerinde süregelen etkisini korumakta olup tarihsel yoğun okuma (close reading) pratiğiyle metin eleştirisini kesiştiren çalışmalar bu geleneğin güncel tezahürlerini oluşturmaktadır.