Dershane ve okul yetersizliği tartışması, Türkiye'de uzun yıllar boyunca resmi olarak bastırılmış ama pratikte hiçbir zaman bitmemiş bir gerçeği yeniden gündeme taşıyor. Yüz binlerce aile her yıl özel ders, dersane ya da kurs hizmetine ciddi miktarda kaynak aktarıyor. Bu ölçekte bir talep, eğitim sisteminin resmi kanallarla verdiği çıktının eksikliğini adeta belgelemiş oluyor. Dershane ve okul yetersizliği arasındaki ilişki birkaç farklı boyutu barındırıyor. Öğretmen başına düşen öğrenci sayısı, farklı bölgeler arasındaki kaynak dağılımı eşitsizliği ve sınav odaklı değerlendirme sistemi bir araya geldiğinde, okul tek başına yeterli bir hazırlık ortamı sunmakta zorlanıyor. Dershaneler veya özel öğretmenler bu boşluğu dolduruyor; ama bu doldurma işlemi eğitim fırsatlarını ekonomik güce bağlıyor. Bu dinamiğin en ciddi sonucu fırsat eşitsizliğinin derinleşmesi. Ekonomik olarak güçlü aileler özel desteğe erişebilirken dezavantajlı aileler yalnızca resmi eğitimiyle rekabet etmek zorunda kalıyor. Standart sınavlar bu iki grubu aynı ölçekte değerlendiriyor; ama başlangıç koşulları zaten eşit değildi. Sistem, eşitsizliği yeniden üretiyor. Dershane ve okul yetersizliği tartışmasının zor boyutu şu: dershaneleri kaldırmak sorunu çözmüyor, yalnızca görünmez yapıyor. Talebi yaratan koşullar değişmediği sürece yapı farklı biçimler altında devam ediyor. Çözüm, ek desteğe olan ihtiyacı azaltacak biçimde okulların kaynak, altyapı ve pedagoji kalitesini yükseltmekten geçiyor. Bu tablo Türkiye'ye özgü değil. Farklı ülkelerde farklı biçimler altında benzer yapılar gözlemleniyor. Ama her ülkenin bu sorunu kendi özel koşullarında çözmesi gerekiyor. Dershanelerin varlığını normalleştirmek yerine, neden bu denli zorunlu görüldüğünü sormak daha sağlıklı bir başlangıç noktası.