Tipografi öğrenmek benim için görsel dili yeniden keşfetmekti. Tasarıma başladığım ilk yıllarda font seçimi şöyle yapıyordum: listeden gez, güzel görünene tıkla, uygula. "Bu font benim tasarımımla uyuşuyor mu?" sorusu sormuyordum. Sormam gerektiğini bilmiyordum bile. Tipografi öğrenmek dersi beni sarstı. Hocanın ilk sorusu şu oldu: "Bu iki metnin arasında ne fark var?" Ekranda aynı kelime, iki farklı fontla yazılmıştı. Biri serif, biri sans-serif. Makul bir cevap veremedim. Sonraki saatler boyunca fontların nasıl sesler çıkardığını öğrendim, metaforik olarak. Serif fontlar tarihsel, güvenilir, geleneksel. Sans-serif fontlar modern, temiz, yalın. El yazısı fontlar kişisel, samimi, özgün. Bunların hepsi bir imza taşıyor, görmeseni bile bunları hissediyorsun. Tipografi öğrenmek için yaptığım en faydalı egzersiz şu oldu: aynı metni beş farklı fontla bastırmak ve yanında birini otururken okutmak. "Hangisi daha ciddi görünüyor, hangisi sana en az güvenilir geliyor, hangi font bu markaya uyar?" Cevaplar tutarlıydı. İnsanlar fontları okumadan bile yorumluyor. Kerning, leading, tracking kavramları gelince başım döndü. Harfler arasındaki boşluk, satırlar arasındaki boşluk, kelimeler arasındaki boşluk, bunları yanlış yapınca metin nefes almaz, doğru yapınca metin akar. Tipografi öğrenmek beni tasarımcı olmadan önce okuyucu yaptı. Artık her tabelaya, her ambalaja, her web sitesine bakışım değişti. "Bu font neden burada?" sorusu kafamdan çıkmıyor.