Psikolojik sınır kavramı eleştirisi, sınır koymanın kendisine yönelik değil. Sınırlar, sağlıklı ilişkilerin temel taşlarından biri. Sorun, bu kavramın sosyal medyada nasıl bir dönüşüm geçirdiğinde. "Sınır koy" deyimi son birkaç yılda neredeyse her rahatsızlığı çözen evrensel bir reçeteye dönüştü. Rahatsız eden biri mi var? Sınır koy. Zor bir konuşma mı yaşandı? Sınır koy. Aile baskısı mı? Sınır koy. Bu basitleştirme, psikolojik sınır kavramı eleştirisi açısından ciddi bir sorun. Klinik anlamda sınır, başkasının davranışına karşı nasıl tepki vereceğini belirlemek demek, başkasının davranışını kontrol etmek değil. "Sana bağırdığında ben o odadan çıkarım" bir sınır. "Bana bağırmamalısın" ise bir talep. Bu fark pratikte büyük önem taşıyor. Ama popüler kullanımda iki kavram sürekli birbirine karışıyor. Bir diğer sorun: Sınır koyma, çok zaman gerçek ilişki çalışmasının önüne geçiyor. Bir çatışmayı "bu ilişkide sınırlarım çiğnendi" olarak çerçevelemek, "burada ne yanlış gidiyor ve bunu nasıl onarabiliriz?" sorusunu sormaktan bazen daha kolay geliyor. Psikolojik sınır kavramı eleştirisi bu nedenle bazı vakalarda sınır söyleminin gerçek bağlantıdan kaçınma aracına dönüştüğünü öne sürüyor. Bu söylem aynı zamanda sınır koymanın neden bu kadar zor olduğunu, kültürel baskı, ekonomik bağımlılık, bağlanma örüntüleri, görmezden geliyor. Sanki tek gereken farkındalık ve kararlılıkmış gibi. Sınırları anlamak ve uygulamak gerçekten önemli bir beceri. Ama bunu bir slogan olarak yaymak, derin ve bireysel bir süreci yüzeyselleştiriyor. Sınırlar kişiden kişiye, kültürden kültüre farklı şekillerde çizilir; bunun tek bir kalıbı yok.