Mesajı okuyunca içim sıkıştı. "Bu çeviri yanlış" dört kelimeydi ama ağırlıkları çok farklıydı. Müşteri bir pazarlama ajansıydı, çeviri hatası deneyimimin en belirgin yaşandığı proje de buydu. Ürün broşürünü çevirmiştim. Türkçeye aktardım, teslim ettim, onaylandı ve baskıya verildi. Basımdan sonra fark ettiler: bir cümledeki tonlama tamamen yanlıştı. "Sınırsız kullanım" yerine "kullanıma sınırlı erişim" gibi bir anlam çıkmıştı. Müşterinin müşterisi şikâyet etmiş. O mesajı aldığımda savunmaya geçmek istedim. Ama bir an durdum. Orijinali açtım, kendi çevirime baktım. Hata oradaydı. Çeviri hatası deneyimimin en doğrudan yüzleşmesiydi bu. Müşteriyi aradım. Özür diledim. Düzeltilmiş versiyonu iki saat içinde göndereceğimi söyledim. Gönderdim. Baskı maliyetini karşılamayı teklif ettim, kısmen kabul ettiler. O günden bu yana her uzun çeviriyi teslim etmeden önce iki aşamalı okuyorum: Önce dil açısından, sonra anlam açısından. Yani önce cümlelerin akışına bakıyorum, sonra geri adım atıp tüm metni "anlatıyor muyum" diye soruyorum. Çeviri hatası deneyimi bana proofreading'in bir lüks değil, mesleğin temeli olduğunu öğretti. Hatasız çevirmen yok. Ama hatasını bulmak için sistem kuran çevirmen var. O müşteriyle çalışmaya devam ettik, ama ilişki hiçbir zaman o hatadan önceki kadar rahat olmadı. Bu da bir ders: bazı kırıklar onarılır ama izi kalır. Çeviri hatası deneyimimin bana verdiği en değerli alışkanlık, her metni bir kez daha okumak için oturmaktır. O beş dakika, sonradan saatlerce özür dilemenin önüne geçer.