İş yerim eve beş kilometre uzakta. İki yıl boyunca bu mesafeyi arabayla gittim; trafik, park yeri derdi, yakıt masrafı. Bir gün meslektaşım bisikletle geldi, saçları biraz dağınık ama gözleri parlıyordu. Ona baktım, arabanın camından dışarıya baktım, kararımı verdim. Araba yerine bisiklet kullanmaya başladığımın ilk haftası tamamen felaketti. Kasıklarım ağrıyordu, nefes nefese kalıyordum, bir kez de yağmura yakalandım. Eve ıslanmış halde gelip "Bu saçmalık" dedim kendi kendime. Ama ertesi sabah yine bindim. Çünkü o sabah trafikte bekleyen arabalara bakıp hafif bir kibir hissettim içimde; itiraf etmek gerekirse. Üçüncü haftanın sonunda bir şey değişti. Sabah işe giderken Boğaziçi manzarasının önünden geçtiğimi fark ettim; arabayla hiç görmediğim bir açıdan. Körfezin üstündeki sisli ışık, deniz martıları, her şey daha yakındı. Araba yerine bisiklet kullanmanın çevresel kazanımından önce bunu yaşamak beni ikna etti aslında. Aylar geçince fiziksel değişim belirginleşti. Spor için ayrı zaman bulmak zorunda kalmıyordum artık; her gidip gelme zaten antremandı. Doktorum yıllık kontrolde "Ne yaptın?" diye sordu; kan değerlerim düzelmişti. Maddi hesap da net: aylık yakıt masrafım sıfırlandı, otopark ücretleri bitti, servis masrafları azaldı. Bisiklet bakımı için yılda ödediğim tutar, eski aylık yakıt harcamalarımın yarısına bile gelmiyor. Araba yerine bisiklet tercihinin beni en çok şaşıran boyutu mahalle duygusu oldu. Arabayla geçip gittiğim sokaklarda artık durup konuştuğum insanlar var. Köşedeki bakkalı tanıyorum, çiçekçi Mehmet Bey her sabah el sallıyor. Bu bağlantılar beklemediğim bir kazanım oldu. En çok hangi şeyi kaçırıyorum? Yağmurlu günler hâlâ biraz yorucu, doğrusu. Ama o ıslanmış hissin bile artık bir yeri var. İnsanı daha gerçek kılıyor bir şekilde.