Tiyatroda doğaçlama yapmak istemeyen biri olarak bir gece gönüllü sahneye çıktım. Atölyenin son etkinliğiydi ve herkes bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordu. Ben bulamamış biri olarak sahneye çıktım. Tiyatroda doğaçlama ile provadan farklı olan her şeyi o gece öğrendim. Senaryo yok, yönetmen yok, takip edilecek plan yok. Sadece şu an. Bu hem korkutucu hem de tuhaf biçimde rahatlatıcı. Seyirciden biri sahneye çıktı. Ben tanımıyordum. Karakterini bilmiyordum. Benden de bir karakter bekleniyordu. Tiyatroda doğaçlamanın kuralı şu: 'evet' de ve devam et. Ne gelirse kabul et, üzerine inşa et. O kişi 'sen benim komşumsun' dedi. 'Evet' dedim ve devam ettim. Bir hikâye doğdu, tamamen o anda, ikimizin arasında. Seyirci güldü, biz güldük, sahne aktı. Tiyatroda doğaçlama bitti, sahne kapandı. O birkaç dakika provadan çok daha yorucuydu. Çünkü her saniye dikkat istiyordu; partneri dinlemek, sahneyi okumak, anı yakalamak. Kontrolü bırakmak sahnede güçsüzlük değil. Tam tersi: kontrolü bırakabilmek güç gerektirir. Tiyatroda doğaçlama bu paradoksu öğretiyor. O geceden sonra provalar farklı hissettirdi. Metnin içinde bile doğaçlama anları arıyorum artık.