Çarpım tablosu öğrenmek benim için hiç kolay olmadı. Sınıftaki pek çok arkadaşım ezberliyor ve geçiyordu sanki. Ben ezberleyiyordum, ertesi gün unutuyordum. Annem her akşam benimle çalışırdı. Kârtlara yazdı, duvara astı, şarkı söyledi. Bazı çarpımlar kafama yapıştı. Üçler kolaydı, ikiler kolaydı. Yediler ve sekizler benim nemesisimdi. Yedi çarpı sekiz her seferinde zihnimde donuyordu. Çarpım tablosu öğrenmek meselesinde bir şeyi sonradan fark ettim: Ezbere öğrenmek ile anlamak farklı şeyler. Ben çarpımı soyut bir sayı olarak öğreniyordum. Ama "yedi kişilik sekiz masa" gibi bir şeyle kurduğumda, sonuç mantıklı geliyordu. Somut örnek, soyut rakamı taşıyordu. Bir öğretmenimiz bize bu yöntemi gösterdi. Çarpımları tablo olarak değil, gerçek hayat senaryolarıyla anlattı. Kaç elma var, kaç kutu, toplamı nedir. Sınıftaki değişimi gördüm; takıldığım arkadaşlar da benimle birlikte anlamaya başladı. Yıllar sonra, matematikle düzenli ilgilenen biri olarak o çarpım tablosu mücadelesi hâlâ aklımda. O mücadele bana şunu öğretti: Öğrenmekte zorlandığınız şey, sizin hakkınızda değil, yöntem hakkında bir şey söyleyebilir. Farklı bir girişle, farklı bir çerçeveyle aniden anlam kazanabilir. Çarpım tablosu öğrenmek çok uzun sürdü benim için. Ama o süreç boyunca öğrenmeyi nasıl öğreneceğimi keşfettim. Hangi yöntem bana uygun, nasıl çalışıyorum, ne zaman durup farklı bir yol denemem gerekiyor. Bu meta-öğrenme, asıl kazanımdı.