Osmanlı arşivi araştırma sürecine başlamadan önce kendimi hazırladığımı sanıyordum. Birkaç ay boyunca Osmanlıca el yazısı okuma kursuna gittim, eski kaynaklara baktım, ne tür belgelerin mevcut olduğunu araştırdım. Ankara'ya gittiğimde elimde net bir liste vardı: Hangi döneme bakacağım, hangi bölgeyle ilgili belge arayacağım, hangi koleksiyona başvuracağım. Osmanlı arşivi araştırma deneyiminin ilk günü umduğumdan karmaşık geçti. Giriş prosedürü beklenenden uzun sürdü; fotoğraflı kimlik, araştırma amaç formu, akredite olmak için gerekli belgeler. Bunların bir kısmından önceden haberdar değildim. Sonunda okuma salonuna geçtim. Masaya ilk belge grubu geldiğinde heyecandan ellerim titredi. Gerçek Osmanlıca belgeler, gerçek mürekkep, gerçek kağıt. Ama heyecan kısa sürdü. Çünkü birinci belgede anladığım neredeyse hiçbir şey yoktu. Kursta öğrendiğim el yazısı ile karşımdaki yazı arasında dağlar kadar fark vardı. Kursda standart hat öğrenmiştim; önümdeki belge ise talik ya da divani yakınıydı ve son derece hızlı yazılmıştı. Osmanlı arşivi araştırma çalışmam o gün için orada bitti. Yani fiziksel olarak devam ettim ama üretken bir biçimde değil. Kelime kelime ilerledim, bazen tek bir satırı çözmeye yarım saat harcadım. Arşiv görevlilerinden biri yaklaşıp yardım etmek istedi; birlikte baktık ve o da "Bu dönemin idarecilerine özel bir yazı tarzı" dedi. Hayal kırıklığı mı hissettim? Evet. Ama dürüst olmak gerekirse, o gün en çok hissettim şey şaşkınlıktı. Yüzlerce yıllık bir bürokrasinin kendi iç mantığı varmış ve ben bu mantığın kapısında duruyordum. Dışarıdan bakmak kolaydı, içeri geçmek başka bir meseleydi. O günden bu yana beş kez daha gittim. Her seferinde biraz daha ilerledim. Şu an aynı koleksiyonun başka bir bölümündeki belgeleri çok daha rahat okuyabiliyorum. Osmanlı arşivi araştırma süreci bir koşu değil, uzun soluklu bir yürüyüş. Birinci gün heyecan mı hayal kırıklığı mı diye sorarsanız: İkisi de. Ama ikinci ve üçüncü gün sadece heyecan.