Sanat okulu ilk deneyimim heyecan ve yorgunluğun iç içe geçtiği bir haftaydı. Yıllarca hobim olan resmi ciddiye almak istemiştim; okul başladığında her şeyin güzelleşeceğini düşündüm. Yanılmışım. Sanat okulu ilk deneyiminde beklediğim serbest, yaratıcı ortam yerine disiplin ağırlıklı bir program buldum. İlk gün temel çizgi egzersizleri; yatay, dikey, diyagonal. Çocukça geldi. "Bunları zaten biliyorum" dedim içimden. Ama hocam çizgilerimi gördüğünde "baştan başla" dedi. Aynı egzersizi yüz kez yapana kadar gözlemediğim tutarsızlıklar ortaya çıktı. Sanat okulu ilk deneyiminin en yorucu yanı eleştiri ortamıydı. Çalışmanızı sınıfın önüne asıyorsunuz, herkes bakıyor, hoca değerlendiriyor. İlk haftada bu durum beni oldukça gerdi. Beğenilmeme korkusu, başkalarının çalışmalarının benden çok daha iyi görünmesi. Bu psikolojik baskı fiziksel yorgunluktan daha ağır geldi. Ama bir şey fark ettim haftanın sonunda: O sınıftaki herkes aynı baskıyı yaşıyordu. Birkaç öğrenci bana benzer hissettiklerini söyledi. Paylaşılan güçlük bir bağ oluşturdu. Sanat okulu ilk deneyiminden çıkardığım pratik ders: Hızlı meyve beklemeyin. İlk haftalar, ilk aylar temel oluşturma dönemleri. Sıkıcı gelen egzersizler aslında ilerleyen çalışmanın alt yapısını kuruyor. Bunu kavramak yorgunluğu hafifletmiyor ama anlam katıyor.