Resveratrol yaşlanma karşıtı tartışması, bilim dünyasının son on beş yıldır en heyecanla izlediği ve en çok hayal kırıklığı yaratan konulardan biri oldu. Üzüm kabuğunda, kırmızı şarapta ve bazı meyvelerde bulunan bu polifenol bileşik, laboratuvar koşullarında etkileyici sonuçlar verdi; insan çalışmalarında ise tablo daha karmaşık. Resveratrol'ün yaşlanmaya müdahale ettiği öne sürülen temel mekanizma, sirtüin aktivasyonu. SIRT1 gibi enerji metabolizması ve DNA onarımında rol alan proteinlerin resveratrol tarafından uyarıldığı, bunun kalori kısıtlamasının biyolojik etkilerine benzer sonuçlar doğurduğu iddia ediliyor. Maya ve solucan gibi basit organizmalarda bu etki tutarlı biçimde belgelenmiş. Ancak memelilerde ve özellikle insanlarda bulgular çok daha tutarsız. Resveratrol yaşlanma karşıtı iddiasının önündeki en büyük engel, biyoyararlanım. Oral alım sonrası resveratrol hızla metabolize ediliyor; kan düzeyi ölçülebilir etki için gereken eşiğin altında kalabiliyor. Bazı araştırmacılar bu nedenle "etkisizdir" yerine "yeterli konsantrasyona ulaşamıyor" ifadesini tercih ediyor. Bu sorunun üstesinden gelmek için lipozomal veya nano-partiküllü formülasyonlar üzerine çalışmalar sürüyor. Klinik çalışmalar tablosunu zenginleştiriyor ama netleştirmiyor. Kardiyovasküler risk belirteçleri üzerinde sınırlı ölçüde olumlu etkiler bildirilmiş. Tip 2 diyabet hastalarında insülin duyarlılığı üzerine bazı küçük çaplı çalışmalar ilgi çekici sonuçlar vermiş. Ama yaşam süresini uzattığını insanlarda gösteren uzun vadeli çalışma henüz mevcut değil. Bir de şu perspektif var: Kırmızı şaraptan resveratrol almak için her gün yüzlerce litre içmek gerekecekti; bu nedenle takviye formülasyonları tartışılıyor. Ama bu bağlamda şaraptaki diğer bileşiklerin sinerjisi de göz ardı ediliyor. Resveratrol yaşlanma karşıtı iddiası, umut verici mekanizmaları olan ama henüz insan sağlığında pratik etkisini kanıtlayamamış bir alandayken değerlendiriliyor. Takviye almak isteyen biri bu belirsizliği bilerek karar vermeli.