Fotosentez ev bitkisi bağlantısını hiç kurmamıştım. Fotosentezi biyoloji dersinde öğrenmiştim, klorofil, ışık, su, karbondioksit, glikoz, oksijen. Bir formül gibi kafama yerleşmişti. Ama pratiğe döküldüğünde ne anlama geldiğini fesleğen sayesinde anladım. Fesleğeni pencere kenarına koydum, suluyordum, büyüyordu, basit. Ta ki bir hafta seyahate çıkıp döndüğümde sararıp solmuş bulana kadar. Sebebi su değildi, ışık yetersizliğiydi. Fotosentez ev bitkisi deneyiminde fark ettiğim ilk şey ışığın yönü oldu. Fesleğen pencereye doğru eğiliyordu, saplar neredeyse bükülmüştü. Bu fototropizm denen bir şeymiş: bitki ışığa doğru yöneliyormuş. Ders kitabında geçiyordu ama canlı halini görmek bambaşkaydı. Sonra yaprakların boyutunu fark ettim. Gölgede kalan yapraklar daha geniş ve ince, güneş alan yapraklar daha küçük ve kalın. Geniş yaprak daha fazla ışık yakalamaya çalışıyor, küçük yaprak ise aşırı ışıktan korunmaya. Fotosentez ev bitkisinin bu kadar esnek olduğunu bilmiyordum. Bir de su ve ışık dengesi var. Çok sulayıp az ışık verince bitki çürüyordu. Az sulayıp çok ışık verince kuruyordu. Denge kurmak, değişkenleri dengede tutmak, bu aslında biyokimyasal bir hesap. Fesleğenimi öldürmeden yetiştirebilmek için fotosentezi anlamak gerekti. Ve fotosentezi anlamak için önce fesleğeni gözlemlemek gerekti. Bazen en iyi ders kitabı, elinizin altındaki küçük bir saksı bitkisidir.