O gün mutfağa girdiğimde ellerim hafifçe titriyordu. Annemin tarifi masanın üzerinde duruyordu, sararmış, yağlı bir kağıt parçasına kurşun kalemle yazılmış, bazı kelimelerin altı çizili, köşesinde küçük bir not: "Soğanı çok kavurma, tadı acılaşır." Yıllardır o notu okurdum ama hiç anlayamam derdim. O gün anladım. Annem, annemin tarifi defterini bana verdiğinde "Bir gün işine yarar" demişti. Sanki sıradan bir şeymiş gibi söylemişti bunu. Ben de sıradan bir şeymiş gibi almıştım. Ta ki kendi mutfağımda, onun ellerini aklımda canlandırmaya çalışarak soğanı tavaya boşaltana kadar. İlk yirmi dakika iyi gitti. Soğanları doğradım, zeytinyağını ısıttım, kokusu yükselmeye başlayınca içim ısındı. Ama sonra bir şeyler ters gitti. Kağıtta "bir avuç baharat" yazıyordu. Annemin avucu benden büyüktür. Bunun farkına geç vardım. Yemeğin rengi biraz soluk çıktı. Kıvamı istediğim gibi olmadı. Ama en can yakan şey şuydu: Tadı tanıdık geldi. Çok yakındı. Ama o değildi. O son bir şeyler eksikti, tarife yazılamamış, aktarılamamış, belki de hiç anlatılamayacak bir şeydi bu. Belki ellerin o an hissettiği ısı, belki tahta kaşığın tencereye çarpış ritmi, belki sadece annemin o mutfaktaki sakinliği. Akşam yemeği olarak servis ettim. Eşim "Güzel olmuş" dedi. Ben sustum. Güzel olmuştu, ama annemin tarifi buydu ve o tarif hâlâ sadece anneme aitti. Haftalar sonra anneye anlattım. Güldü. "Ben de büyükannemden öğrendiğimde böyle hissettim" dedi. "Birkaç kez daha yaparsın, olur." Basit bir cümleydi. Ama içinde nesiller boyu aktarılan bir şey vardı. O günden bu yana annemin tarifini birçok kez denedim. Her seferinde biraz daha yaklaştım. Bazen annemin sesini duyar gibi oluyorum, "Soğanı çok kavurma" diyor. Artık o notu okumama gerek kalmıyor.