Bergama Akropol ziyareti için teleferle çıkmak daha kolaydı. Ama bir arkadaşım "yürüyelim" dedi. Kabul ettim. Akropolün yoluna girdiğimizde öğleyin güneş tepemizdeydi. Patika dik başlıyor. İlk on dakikada bacaklar uyarı verdi. Yaz ayıydı, sıcak. Su şişemi erken açtım. Bergama Akropol ziyareti için yürüme rotası işaretliydi ama tahmin ettiğimden uzundu. Yirmi dakika sonra durakladım. Arkaya döndüm. Bergama şehri aşağıda kalmıştı. Çatılar, yollar, minareler. Buradan bakınca kentle olan boyut ilişkim değişti. Yukarı çıktıkça şehir küçüldü, ben büyüdüm gibi hissettim. Otuz beş dakikada tepeye ulaştık. Nefes nefese, şortumun bacaklarında tuz izi. Ama Bergama Akropol ziyaretinin bu anı her şeye değdi. Akropolün kenarında durdum. Rüzgar sertçe geliyordu. Aşağıda ova uzanıyordu, solda Mysian dağları. Bu manzarayı Helenistik dönemde burada yaşayan biri de görmüştü. Aynı ova, aynı dağ silüeti. İnsanlar değişti, şehirler değişti, ama bu bakış açısı değişmedi. Harabeleri gezdim. Tiyatronun basamakları, Zeus sunağının yeri, kütüphanenin temelleri. Bergama Akropol ziyaretinde en çok etkilendiğim an kütüphane kalıntısıydı. Burada antik çağda kitaplar vardı. Bilgi biriktirildi. Aşağı inerken teleferden indik. Bacaklar rahat etti. Ama yürümenin o yorgunluğu başka bir şey vermişti: kazanılmış bir manzara hissi.