Sokrates bilgelik konusunda şöyle demiş: "Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir." Bu cümleyi ilk duyunca basit ya da alçakgönüllülük numarası gibi gelebilir. Ama üzerine düşündükçe içinde gerçek bir derinlik taşıdığı görülür. Sokrates, M.Ö. 5. yüzyılda Atina sokaklarında insanlarla konuşarak felsefe yapıyordu. Kendine "bilge" diyenlere sorular sorar, onları kendi bilgilerini sorgulamaya zorlardı. Bu yönteme Sokrates'in diyalog yöntemi ya da maieutike (ebe yöntemi) denir: Bilgiyi doğrudan aktarmak yerine, muhatabın kendi içindeki bilgiyi sorularla ortaya çıkarmaya çalışmak. Sokrates bilgeliği nasıl tanımlıyordu? Büyük bir bilgi birikimiyle değil, kendi bilgisizliğinin farkında olmakla. Atina'daki bilgeler diye sayılan kişilerle konuştuğunda, onların aslında bilmediklerini bildiklerini sandığını fark etti. Kendi konumunu ise farklı değerlendirdi: O da bilmiyordu ama en azından bunu kabul ediyordu. Bu farkındalık, Sokrates'e göre, gerçek bilgeliğin başlangıç noktasıydı. Bu anlayışın bugüne uzanan yanı var. Hayatın pek çok alanında insanlar, bildiklerini sandıkları için sorgulamayı bırakır. Bir konuda yıllarca aynı şeyi yapan biri, artık neden öyle yaptığını sorgulamayabilir. Alışkanlık, sorgulama ihtiyacını örtbas eder. Sokrates'in bilgelik anlayışı burada devreye girer: gerçekten anlamak istiyorsan, bildiklerini bir kenara bırakıp yeniden soracaksın. Sokrates'in kişisel cesareti de bu anlayışla iç içedir. Atinalı gençleri "yanlış" sorular sormaya yönlendirdiği için idam edildi. Kaçma fırsatı vardı ama kabul etmedi. Çünkü ona göre, inançlarını hayatla tutarsız kılmak gerçek bilgelikle bağdaşmazdı. Yaşamını fikirleriyle uyumlu biçimde tamamladı. Sokrates bilgeliği sorgulamayla özdeşleştirdi. Bu bir yöntem, bir tutum ve bir yaşam biçimiydi. Cevaplar değil, sorular; kesinlik değil, merak, işte Sokrates'in miras bıraktığı şey bunlardı. Bugün biri "bilgelik nedir?" diye sorsa, Sokratesçi bir yanıt şöyle olurdu: Neyi bilmediğini fark edebilmek ve buna rağmen sorgulamaya devam etmek.