Saat henüz altıyı çeyrek geçiyordu. Otelden çıkarken resepsiyondaki adam bana şüpheyle baktı; kapılar daha açılmamıştı ki. Ama ben tam da bunun için orada bulunuyordum. Efes antik kenti ziyareti planlarken tek kafama konan şey buydu: Kalabalık gelmeden önce oraya ulaşmak. Kuzey kapıya yaklaştığımda görevli turnikeler henüz açık değildi. Bilet ofisinin yanında bekleyen iki kişi daha vardı; muhtemelen benimle aynı fikirdelerdi. Saat 07:00'de kapılar açıldı ve neredeyse koşar adım içeri girdim. Mermer döşeli yolda tek başımdım. Hadrian Tapınağı'nın önünde durup etrafıma baktığımda bir şey fark ettim: Ses yoktu. Yani gerçekten yoktu. Kuş sesleri, hafif bir rüzgar, o kadar. Efes antik kenti ziyareti deneyimimi değiştiren şey işte bu sessizlikti. Normalde bu yoldan yüzlerce insan geçiyor, rehberler mikrofonla bağırıyor, fotoğraf makinesinin sesi birbirine karışıyor. Ama sabahın erken saatlerinde taşlar nefes alıyor gibiydi. Celsus Kütüphanesi'ne geldiğimde orada durdum ve uzun süre bakmaya devam ettim. İki bin yıllık bir cephe. Önüne geçmeye çalışan kimse yok, selfie çubuğu uzatan yok. Yürürken fark ettim ki zeminin bir kısmı hâlâ ıslaktı; sabah çiğinden mi yoksa gece boyunca esen rüzgardan mı, bilemedim. Ayaklarımın altında mermer, yanımda sararmış sütunlar. Tiyatroya çıkan yolda üç kedi yavrusu beni takip etti. Onların bu yeri benden daha iyi tanıdıkları açıktı. Yaklaşık dokuz buçukta ilk tur grubu geldi. Önce sesler duydum, sonra görüntüler belirdi. Benim için o an büyünün bozulduğu andı. Hızlı adımlarla çıkışa doğru yürüdüm. Ama içimden bir şey söyledi ki Efes antik kenti ziyareti için bir daha gelsem, yine aynı saatte, yine kapı açılmadan önce burada olacaktım. Efes'i ziyaret etmek isteyenlere tek tavsiyem şu: Kahvaltıyı atla, gece saat 10'da yat ve sabahın yedisinde kapıda ol. O saatlerde gördükleriniz, rehber kitapların size anlatabileceklerinden çok daha fazlasını verecek.