Gazeteciden halkla ilişkilere geçiş, birçok meslektaşımın "sattın kendini" dediği bir karardı. Ve o sözler, bir dönem içimde yankılandı. Gazeteciliğe her şeyimi vermiştim. Sekiz yıl boyunca haberlerle uyudum, haberlerle uyandım. Pek çok anlamlı işim vardı. Ama sürdürülemezdi. Hem parasal hem de duygusal olarak. Gazeteciden halkla ilişkilere geçiş düşüncesi, bir kurumdan teklif geldiğinde somutlaştı. İlk tepkim ret. Sonra rakam geldi. Sonra ev kirası ve yaşlanmakta olan ebeveynler geldi aklıma. Geçiş yaptım. Ve beklenmedik bir şey oldu: Gazetecilikte öğrendiklerim, yeni rolümde çok değerliydi. Bir hikayeyi nasıl anlatacağını bilmek, neyin haber değeri taşıdığını görmek, muhataplarınla nasıl konuşacağını öğrenmek, bunlar aktarılabilir becerilerdi. Ama gazeteciden halkla ilişkilere geçişin içsel çatışması da gerçekti. Gazeteciyken bağımsız bir bakış açısı savunuyordum. Şimdi bir kurumun çıkarlarını temsil ediyordum. Bu ikisi birbirine çarpmıyordu her zaman, ama bazen çarpışıyordu. Yıllar geçti. Pişman mıyım? İkisini de birden tutsaydım dengesini, diye düşünüyorum bazen. Ama gerçekte o denge çok az insana nasip oluyor. Gazeteciden halkla ilişkilere geçiş bana şunu öğretti: İyi bir niyetle iki farklı rolü de dürüstçe yapmak mümkün. Etiket değil, nasıl yaptığın önemli.