Deprem dayanıklı mimari üzerine çalışmak, diğer tasarım süreçlerinden köklü biçimde farklı. Bunu ilk kez gerçek anlamıyla hissettim, yüksek sismik risk bölgesinde bir konut projesi aldığımda. Teknik gereksinimler belliydi; zemin etüdü, taşıyıcı sistem seçimi, yönetmeliklere uyum. Ama bunların ötesinde bir şey vardı: sorumluluk. Deprem dayanıklı mimari sadece bir hesap değil, aynı zamanda bir söz. O binanın içinde yaşayacak insanlar, o çatı altında uyuyacak aileler; hepsine karşı verilen bir güvenlik sözü. Bu his beni her sabah masama oturduğumda farklı bir dikkatle çalıştırdı. Proje sürecinde yapısal mühendisle çalışmak da farklı bir boyut kazandı. Güzel görünen bir çözüm depreme dayanıklı olmayabiliyordu; dayanıklı olan her zaman estetik açıdan tatmin edici olmuyordu. Deprem dayanıklı mimari, iki disiplinin gerçek anlamda buluştuğu nokta. En zorlu kısım, tasarım kararlarının kalıcı sonuçları olduğunu içselleştirmekti. Kötü bir yazılım sonradan güncellenebilir. Yanlış inşa edilmiş bir bina, depremde can alır. Bu gerçek, her taşıyıcı eleman kararında bilinçli bir ağırlık yaratıyordu. Deprem dayanıklı mimari bağlamında öğrendiğim şu oldu: Sağlamlık ve güzellik çelişki değil. İyi mühendislikle iyi tasarım bir arada olabilir, ama bunun için her iki tarafın da birbirinin dilini konuşması şart. Proje tamamlandığında, tüm denetimleri geçti. Hâlâ o binanın orada durduğunu düşünüyorum. Ve taşıdığım ağırlığın değerli olduğunu biliyorum.