İş yaşam dengesi eleştirisi, kurumsal dünyada en çok tekrar eden söylemlerden birinin gerçek işlevini mercek altına alıyor. Şirketler çalışanlara "iş-yaşam dengesini" öneriyor, konferanslarda bunu bir değer olarak sunuyor, LinkedIn profillerinde şirket kültürünün parçası olarak öne çıkarıyor. Ama bu söylemin arkasındaki pratik yapı çoğunlukla farklı bir hikaye anlatıyor. İş yaşam dengesi eleştirisi ilk olarak bu kavramın sorumluluk çerçevesini sorguluyor. Denge sağlamak çalışanın bireysel göreviymiş gibi sunulduğunda, bunu sağlayamayan çalışan "dengeyi yönetemeyen" biri olarak konumlandırılıyor. Oysa denge büyük ölçüde iş yükü, beklenti ve kaynak dağılımı gibi şirketin doğrudan kontrolündeki faktörlere bağlı. Bu faktörleri değiştirmeden "sağlıklı bir denge kurmanı istiyoruz" söylemi boş bir vaade dönüşüyor. Araştırmalar tükenmişlik olgusunu bireysel dayanıklılık eksikliğiyle değil, sistematik iş yükü, düşük kontrol, yetersiz ödüllendirme, topluluk eksikliği, adaletsizlik ve değer uyumsuzluğu gibi örgütsel faktörlerle ilişkilendiriyor. Christina Maslach'ın tükenmişlik araştırmaları bu konuda son derece net bir çerçeve ortaya koyuyor. Bu çerçeveyi esas alan bir şirket, yoga odası açmak yerine iş yükü kontrolü, güvenceli ücret yapısı ve gerçek esneklik sunmaya odaklanır. İş yaşam dengesi eleştirisi bağlamında "esneklik" kavramı da ayrıca irdelenmeli. Esnek çalışma saatleri gerçek bir değer sunabilir; ama bu esneklik zaman zaman çalışanın her an erişilebilir olmasını bekleme kılığına bürünüyor. Gece ve hafta sonu mesaj yanıtlama beklentisi, sabah 8'de ofiste olma zorunluluğundan daha az görünür ama aynı derecede talep edici bir çerçeve oluşturuyor. Bu eleştiri iş ve yaşam arasında denge aramanın değersiz olduğunu söylemiyor. Bu arayış gerçek ve değerli. Ama bu dengeyi bireysel bir başarı ya da başarısızlık meselesi olarak çerçevelemek, yapısal sorunları bireysel çözümlere havale etmenin bir yolu.