Tenis öğrenme deneyimimi başlatan soru şuydu: Neden hep çocuklukta başlanması gereken sporlar var? Tenis bunların başında sayılıyordu; bir arkadaşım "35'te başlayan kimse iyi olamaz" dedi. O cümle beni sahaya sürdü. İlk derste raket tutmayı öğrendim; grip denen tutma biçimi. Tahmin ettiğimden teknik bir detaydı. Antrenörüm her fırsatta düzeltti; eski alışkanlık edinmemem için iyi ki. Tenis öğrenme deneyiminin en sinir bozucu yanı isabetsizliktir. Tenis topunu vurmak güç. Zamanlamayı, mesafeyi, rotasyonu aynı anda hesaplamak için beden otomatizmi gerekiyor; bu otomasyon haftalarca gelmiyor. Defalarca vurdum, defalarca ağa gönderdi. Ama sinir bozuculuk beraberinde garip bir bağ getirdi. Her sabah sahaya gittiğimde dünden biraz daha iyi bir şey oluyordu. Bazen mikro bir düzelme; sadece iki vuruş art arda isabet. Tenis öğrenme deneyimi bana küçük ilerlemenin değerini öğretti. Dörüncü ayda birisiyle maç oynadım; antrenöre karşı. Skor çok eşit değildi. Ama uzun bir rallyde topu ağdan geçirip raketime geri çekince bir an dondu zaman gibi geldi. O an için her vuruş değdi. 35 yaşında başlamak beni geri koyuyor mu? Hem evet hem hayır. Çocukluktan başlayan kadar iyi olmayacağım büyük ihtimalle. Ama antrenörüm dedi ki "Yetişkin öğrenenler stratejik düşünmeyi daha hızlı kavrar." Bunu inanmak istedim ve kanıtladım kendime.