En iyi kazanır. En yetenekli yükselir. Sistem fırsatı eşit dağıtır, geri kalanı bireysel tercih ve çabaya kalmıştır. Meritokrasi eleştirisi bu anlatının hem siyasi bir kurgu hem de psikolojik bir avuntu olduğunu öne sürüyor. Baştan kabul etmek gerekiyor: Meritokrasi, feodal aristokrasi ya da kalıtsal ayrıcalık gibi açıkça adaletsiz sistemlere göre gerçekten daha adil bir model. Ama "daha adil" ile "adil" arasındaki boşluğu kapatmıyor; hatta bazen saklıyor. Meritokrasi eleştirisi ilk olarak başlangıç koşullarını sorguluyor. "En iyi" birinin gerçekten en iyi performans göstermesi için gereken koşulların eşit sunulup sunulmadığı sorusu yanıtsız kalıyor. Özel okul, özel ders, seyahat fırsatları, kültürel sermaye, güvenli ev ortamı, bunlar yeteneğin nasıl geliştiğini doğrudan şekillendiriyor. Yarış, aynı başlangıç çizgisinden başlamıyor. İkincisi, neyin "merite" sayıldığı da tarafsız değil. Kurumlar kendi kültürlerine uygun bireyleri ödüllendiriyor; bu kültür çoğunlukla belirli sınıfların, etnik grupların ya da cinsiyetlerin davranış normlarını yansıtıyor. Meritokrasi eleştirisi bu mekanizmayı görünür kılıyor: Ölçüm araçları tarafsız değil. Üçüncüsü, Michael Sandel'in de vurguladığı gibi, meritokrasi başarıyı bütünüyle bireye atfederek kazananları aşırı, kaybedenler ise yeterince çalışmadıkları için başarısız olan kişiler olarak konumlandırıyor. Bu çerçeve hem kibiri hem de utancı besliyor. Meritokrasi eleştirisi sistemi tamamen yıkmayı değil, gizli varsayımlarını görmemizi öneriyor. Yeteneği ödüllendirmek iyi; ama önce fırsatı eşitlemeye çalışmak daha iyi.