Suç ve Ceza inceleme perspektifinden ele alındığında, romanın iki ayrı katmanda eş zamanlı ilerlediği görülür: bir dışsal akış olarak suç ve soruşturma, bir içsel çöküş olarak da vicdanın kendi kendini yargılaması. Dostoyevski bu iki katmanı birbirinden hiç ayırmadan anlatır; ve bu tercih, romanı polisiye türünden kalıcı olarak koparır. Raskolnikov, St. Petersburg'un yoksul mahallelerinde yaşayan genç bir üniversite öğrencisidir. Kendini sıradan insanların üstünde gören bir felsefi çerçeve kurmuştur: "üstün insanlar" gerektiğinde ahlaki yasaları ihlal etme hakkına sahiptir. Bu tezi sınamak için tefeci bir yaşlı kadını öldürür. Suç planlıdır; ancak Raskolnikov'un beklediği soğukkanlılık hiç gelmez. Cinayetin ardından başlayan iç çöküş, romanın gerçek konusunu oluşturur. Suç ve Ceza inceleme yapılırken Dostoyevski'nin psikolojik derinliği öne çıkar. Ateş, sayıklama, yarım uykular ve paranoya sahneleri; 19. yüzyıl anlatısı için alışılmadık bir bilinç akışı tekniğiyle yazılmıştır. Okur, Raskolnikov'un bakış açısıyla kilitlenir; gerçeklik ile sanrı arasındaki sınır kasıtlı olarak bulanıklaştırılır. Roman iki karşıt karakter üzerinden felsefi bir yüzleşme sunar. Porfiry Petrovich, Raskolnikov'u sorgulayan sezgili dedektiftir; onu köşeye sıkıştırmak yerine kendi vicdanının yönlendirmesini bekler. Sonya ise acıyı ve alçakgönüllülüğü temsil eder; Raskolnikov'un aşırı bireyci felsefesinin panzehiridir. Dostoyevski, bu karakterler aracılığıyla Nietzsche öncesi bir "üstün insan" tartışması yürütür ve bu tartışmayı vicdanın lehine sonlandırır. Suç ve Ceza inceleme açısından yapı da anlamlıdır. Roman altı bölümden oluşur ve suç yalnızca birinci bölümde işlenir. Geriye kalan beş bölüm tümüyle cezanın, pişmanlık, çöküş ve kabullenme, işlenmesine ayrılmıştır. Bu yapısal tercih, Dostoyevski'nin odağının suç değil, suçun insan ruhu üzerindeki ağırlığı olduğunu açıkça ortaya koyar. Roman, hâlâ yanıt bekleyen sorular bırakır: Üstünlük iddiası ne zaman ahlaki bir çöküşe dönüşür? Vicdanın sesi susturulabilir mi? Bu sorular Raskolnikov'a özgü değildir; bu yüzden roman yüz elli yıl geçkinliğine karşın okuyucuyu doğrudan yakalamayı sürdürür.