Kitlesel turizm çevre tahribatı ilişkisi artık akademik tartışmanın çok ötesinde, gözle görülür bir gerçek. Venedik'in zemine batan temelleri, Everest Baz Kampı'nın çöp sorunu, Bali'nin kirlenmiş plajları, bunların hepsi aynı mekanizmanın farklı görünümleri. Paradoks çarpıcı: İnsanlar doğal güzelliği görmek için gidiyor, fakat gitmeleri o güzelliği yok ediyor. Kitlesel turizm çevre tahribatı yaratırken, turizm sektörü bu tahribatı örtbas etmeye ya da normalleştirmeye devam ediyor. 'Sürdürülebilir turizm' etiketi, çoğu zaman salt pazarlama stratejisinden ibaret. Sorunun yapısal boyutu da göz ardı edilemez. Turistlerin gittiği bölgelerde altyapı yetersiz kalıyor, atık yönetimi çöküyor, yerel ekosistemler bozuluyor. Koral resifler dalıcı trafiğiyle hasar görüyor, dağ yolları erozyona uğruyor, yaban hayatı yerinden ediliyor. Ve bunların büyük kısmı yasal denetim boşluklarında oluyor. Kitlesel turizm çevre tahribatını artıran bir diğer etken: Sosyal medya etkisi. Bir lokasyon viral olunca on binlerce kişi akın ediyor. Kapasite hesabı yapılmıyor, giriş sınırı getirilmiyor, etki ölçülmüyor. Alternatif yaklaşımlar mevcut: Kalabalık destinasyonlar yerine daha az bilinen yerleri tercih etmek, öncü küçük işletmeleri desteklemek, karbon ayak izini telafi etmek ve yerel rehberleri kullanmak. Bazı destinasyonlar ziyaretçi kotası uygulamaya başladı, bu doğru bir adım. Seyahat etmek hak, ama hangi bedelle? Bunu sorgulamadan giden her turist, kitlesel turizm çevre tahribatının bir parçası oluyor.