Responsive tasarım sorunları, "mobile-first" ve "responsive" etiketlerinin gerçekte ne anlama geldiğiyle ne kadar az ilişkisi olduğunu gözler önüne serer. Bir sitenin responsive olması, farklı ekran boyutlarında düzgün görünüp çalışması demektir. Bu tanım basit görünür; ama uygulamada pek çok site bu çıtayı tutturamaz. Responsive tasarım sorunları en sık şu biçimlerde ortaya çıkar: Masaüstünde mükemmel görünen bir düzen, mobilde sadece küçültülmüş bir kopyaya dönüşür. Butonlar dokunmak için çok küçük; metinler okumak için çok sıkışık; görseller orantısız biçimde kırpılmış ya da bütünüyle kaybolmuş olur. Teknik olarak "responsive" olan bu site, mobil kullanım deneyimi açısından başarısız sayılmalıdır. Responsive tasarım sorunlarının kökeninde çoğunlukla süreç sorunu yatar. Tasarımcılar, önce masaüstü görünümünü mükemmelleştirir; ardından diğer ekran boyutları için uyarlama çalışması yapar. Bu yaklaşım, mobil deneyimi birincil değil ikincil bir hedef konumuna düşürür. Oysa mobilin trafiğin büyük çoğunluğunu oluşturduğu bir ortamda bu önceliklendirme tersine dönmüş olmalıdır. Test süreçleri de responsive tasarım sorunlarının büyük kaynağıdır. Tarayıcı geliştirici araçlarındaki cihaz emülatörleri, gerçek dokunmatik etkileşimleri yansıtmaz. Gerçek cihazlarda, farklı işletim sistemlerinde ve farklı tarayıcılarda yapılan test; responsive iddiaları gerçekle karşılaştırmanın tek güvenilir yoludur. Responsive tasarım sorunları, yalnızca görsel bir mesele değil; erişilebilirlik meselesidir. Bant genişliği kısıtlı bağlantılardan erişen kullanıcılar, büyük masaüstü görselleri ve optimize edilmemiş kaynakların yüklenmesini beklemek zorunda kalır. Bu, hem kullanıcı deneyimini hem de sitenin gerçek anlamda kapsayıcılığını etkiler. Responsive tasarım, bir kez uygulanıp geçilen bir özellik değil; sürekli test ve iyileştirme gerektiren bir süreçtir. Bu gerçeği ciddiye alan takımlar, responsive iddiasını gerçeğe taşıyabilir.