On yıllık uzun süreli bale deneyimim bana çok şey öğretti, ama en önemli dersi ayak parmaklarımdan değil, dizlerimden aldım. Baleye beş yaşında başladım. O ilk yıllarda her şey eğlenceli geldi. Müzik, hareket, kostümler. Uzun süreli bale deneyiminin gerçek yüzü ergenlikle birlikte geldi. On iki yaşımdan itibaren antrenmanlar yoğunlaştı. Haftada altı gün, günde üç ile dört saat. Ayaklarım sürekli ağrıyordu ama "ağrı normaldir" kültürü her yerdeydi. Uzun süreli bale deneyiminde vücudun sinyallerini görmezden gelmek bir alışkanlık haline geliyor. On dördümde ilk ciddi yaralanma geldi: Sol dizim. Bir atlamadan inerken bir şey çıktı, döndü. Sahneye düştüm. Seyirci alkışladı, sahne kazası zannetmişlerdi. O yaralanma üç ay sürdürdü. Fizik tedavi, antrenmanlardan uzak kalmak. Uzun süreli bale deneyimimin en zor dönemiydi. Ama o üç ay aynı zamanda vücudumu anlamaya başladığım dönem. O zamana kadar ağrıyı bastırmayı öğrenmiştim. Üç aylık ayrılık bana ağrıyı dinlemeyi öğretti. Fark var. On yedimde ikinci yaralanma. Bu sefer sağ kalça. Bu sefer daha uzun sürdü. Yirmi üç yaşımda sahneyi bıraktım. Bedenimin artık o yoğunluğu kaldıramadığını anladım. Bırakmak kolay değildi; kimliğimin bir parçasıydı bale. Ama uzun süreli bale deneyimimin bana bıraktığı şeylere bakıyorum şimdi: Disiplin, ritim duygusu, mekân farkındalığı, sahnede var olabilme. Ve belki de en değerlisi: vücudumu gerçekten tanımak. Hangi harekette ne hissettirdiğini, nerede durması gerektiğini bilmek. Yeni başlayanlar bana sorduğunda şunu söylüyorum: Bale güzel bir disiplin. Ama bedeninizi dinlemeyi öğrenin. Ağrı her zaman eğitimin bedeli değil, bazen vücudunun uyarısıdır.