Otuz iki yaşındayken, bir arkadaşımın anlattığı basit bir anı benim içimde bir şeyleri kırdı. "Annem bağırınca donup kalıyorum" dedi. Ben de aynısını yapıyordum, patronum sesini yükselttiğinde, üzerime yürüyen biri olduğunda, hatta beklenmedik bir mesaj geldiğinde. Ama bunu hiç o şekilde adlandırmamıştım. Çocukluk travması farkındalığı denen şeyle tanışmam işte bu kadar sıradan bir anda oldu. Bir terapiste gitmeye karar verdim. İlk seansta anlattıklarım kulağıma yabancı geldi, sanki başka birinin hikayesini aktarıyordum. Büyük bir şey yaşamamıştım ki, kimse bana vurmamıştı, kimsesiz kalmamıştım. Ama terapistim bana şunu sordu: "Küçükken ne hissederdin, evde yüksek ses çıktığında?" Cevabı bilmiyordum. Sonra fark ettim ki aslında biliyordum, sadece hiç sormamıştım kendime. Çocukluk travması farkındalığı, illa büyük felaketleri görmek demek değilmiş. Sürekli gergin bir ev ortamı, öngörülemeyen tepkiler, 'yeterince iyi olmak' baskısı, bunlar da iz bırakıyormuş. Sessiz türden izler. Farkındalık geldikten sonra hayatımda garip bir şey oldu. Bazı günler çok daha ağır hissettim. Adını koyunca, "ah, bu geçer" demek yerine "bu gerçekti" demek zorunda kaldım. Bu aşama, insanların çoğunun atladığı kısım sanırım. Ama üç ay sonra iş hayatımda bir şey değişti. Artık patron bağırdığında bedenimde o donma hissini tanıyordum. Tanımak, durdurmak anlamına gelmiyordu ama artık tepkimin neden bu kadar yoğun olduğunu anlıyordum. Çocukluk travması farkındalığı, beni o anın içinden biraz çıkardı, sanki sahneyi hem oynuyor hem de izliyordum. En beklenmedik değişim ilişkilerimde oldu. Yakın çevremdeki insanlarla konuşmaya başladım, sadece teorik olarak değil, kendi deneyimlerimden bahsederek. Birkaç kişi şaşırdı. Birkaç kişi ağladı. Çünkü onlar da benzer şeyler yaşamıştı, sadece adını bilmiyorlardı. Şunu öğrendim: Çocukluk travması farkındalığı, geçmişi değiştirmiyor. Ama bugünü anlamanın bir yolunu açıyor. Ve bu, sandığımdan çok daha büyük bir şey.