Bir ilkokul öğrencisiyle konuşun. Sormadığı soru yok, hayal etmediği senaryo yok, çizmediği şekil yok. Aynı çocuğu on yıl sonra ziyaret edin, artık boş sayfaya bakıp "ne yapmalıyım?" diye soruyor. Eğitimde yaratıcılık bastırılması bu dönüşümün adı. Okul, doğası gereği standardizasyon üzerine inşa edilmiş. Aynı anda aynı içeriği öğrenmek, aynı sınavlarla ölçülmek, aynı davranış beklentilerine uymak. Bu çerçeve içinde bireysel yaratıcı ifadeye yer açmak hem zor hem de sistemin mantığıyla çelişiyor. Eğitimde yaratıcılık bastırılması salt ders programı sorunu değil. Öğretmenin tutumu da belirleyici: Soruları gecikmesiz yanıtlanan, hataları utandırıcı bulunan, "doğru cevap" kültürünün egemen olduğu sınıf ortamı yaratıcılığı kısa sürede söndürüyor. Oysa araştırmalar, hata yapmanın güvenli hissettirdiği ortamlarda öğrencilerin çok daha yenilikçi düşündüğünü gösteriyor. Bir başka boyut: Sanat, müzik ve drama dersleri çoğunlukla "temel dersler" karşısında sürekli küçülüyor. Sanki bu alanlar akademik başarıyı desteklemiyormuş gibi. Oysa nörobilim araştırmaları, yaratıcı ifadenin dikkat, problem çözme ve duygusal düzenleme gibi akademik başarıyı doğrudan etkileyen kapasiteleri geliştirdiğini belgeliyor. Eğitimde yaratıcılık bastırılması sistemin bir hatası değil; bir özelliği gibi çalışıyor. Uyumlu, öngörülebilir çıktı üreten bireyler, sanayi çağının okullarının amacına uyuyordu. Ama artık farklı beceriler gerekiyor. Yaratıcılığı geri kazandırmak, müfredattan önce okul kültürünü ve değerlendirme mantığını dönüştürmeyi gerektiriyor.