Sabahları gözlerimi açmadan önce midem gerginleşirdi. Henüz hiçbir şey olmamıştı, gün daha yeni başlıyordu ama vücudum zaten tehlikedeymiş gibi alarm veriyordu. Anksiyete ile yaşamak böyle bir şey. Üç yılın en zor anları benim için toplantı odalarıydı. Adım atıldığında nabzım yükselmeden önce bile zihnim "ya çok aptalca bir şey söylersen" diye fısıldıyordu. Bazen hiçbir şey söylemeden çıktım salondan. Sonra saatler boyunca söylemediğim şeyleri kendime sordum. Anksiyete ile yaşamanın garip bir yanı var: Dışarıdan kimse fark etmiyor. İnsanlar bana "sen çok sakin görünüyorsun" dediğinde gülümseyip sustum. İçimde bir fırtına dönerken sakin görünmek yorucu bir performans. En kötü dönem, anksiyetenin fiziksel belirtilerin arkasına saklandığı zamandı. Baş ağrısı, boyun tutulması, nefes darlığı. Doktora gidip "bir şey yok" denilince daha da çaresiz hissettim. "Demek aklımda" dedim kendi kendime. Ama aklımdaydı diye gerçek değildi ki. Anksiyete ile yaşamanın öğrettiği en önemli ders şu oldu: Kaçmak uzatır. O toplantıdan kaçtığımda rahatlama sadece birkaç dakika sürdü. Sonra iki kat daha büyük bir korku geldi. Yüzleşmek her zaman kaçmaktan kısa sürdü. Üçüncü yılın sonunda bir şey değişti. Değişim dramatik olmadı, duyurulu olmadı. Sadece bir sabah uyandım ve midem biraz daha gevşekti. Az fark gibiydi ama o az fark, her şeyin başlangıcıydı. Hâlâ anksiyete yaşıyorum. Ama artık onunla savaşmıyorum. Onu fark edip, "seni duydum" deyip devam etmeyi öğrendim. Bu küçük değişim en büyük dönüşümdü.