Kant estetik yargı kavramı, Yargı Gücünün Eleştirisi'nin (1790) merkezinde yer alır ve bu yargı türünün ne bilişsel bir nesne tanıması ne de ahlaki bir pratik karar olduğunu vurgular. Güzelin yargısı kavrama dayanmaz, duyguya, özgül bir haz ya da hoşnutsuzluk haline, dayanır; ancak bu haz özneldir, koşulsuzdur ve evrensel geçerlilik talebi taşır. Kant estetik yargı şemasında güzel ile yüce arasındaki ayrım felsefi açıdan kritiktir. Güzel, hayal gücü ile anlama yetisinin uyumlu serbest oyunundan doğar; form ve sınırlılık güzel deneyiminin koşuludur. Yüce ise tam tersine sınırsız, biçimsiz ve hayal gücünü zorlayan bir karşılaşmadan kaynaklanır. Bu karşılaşma önce hayal gücünün yetersizlik duygusunu (negatif haz) tetikler, ardından aklın üstünlüğünü hatırlatarak özgüllüğe dönüşür, bilişsel-duygusal bir geri dönüş hareketi. Kant estetik yargı sistemindeki matematiksel ve dinamik yüce ayrımı bu deneyimin iki farklı kiplemine karşılık gelir. Matematiksel yüce büyüklük deneyimidir: hayal gücü sayısal bütünü kavramakta başarısız olunca akıl devreye girer ve bu sonsuzluğu aşkın bir idee olarak kavrar. Dinamik yüce güç ve şiddet deneyimidir: fırtına ya da volkan karşısında fiziksel zaafiyetimizi kabul ederken güvenlik mesafesinden ahlaki özgürlüğümüzün korkusuzluğunu keşfederiz. Yüce kavramı Kant'tan sonra Edmund Burke'ün duyumsal-fizyolojik yaklaşımıyla ve Romantik estetik pratiğiyle farklı yönlerde gerildi. Lyotard'ın modernizm sonrası yüce yorumu ise Kant'ın sistemini çözümsüz kalma durumunu sahici olanın koşulu olarak yeniden konumlandırır; bu yorum çağdaş sanat kuramında geniş yankı uyandırmıştır.