Davet mesajını görünce ilk içgüdüm telefonu kilitleyip yastığın altına koymaktı. "Cevap vermesem? Meşgulüm desenem?" Bu cümleler zihnimde hızla dönerken sosyal anksiyete günlük hayatı nasıl esir alıyorsa tam öyle işliyordu. Sosyal anksiyete günlük hayatımda ne kadar yer kapladığını fark etmem yıllarımı aldı. Çünkü büyük fobilere benzemiyor. Korku uçak yolculuğunda ya da yüksekte değil, bir doğum günü partisinde, iş yemeğinde, tanımadıklarla dolu bir odada. Yani tam olarak "normal" sayılan yerlerde. Bir arkadaşımın evine gitmeye karar verdim bir gece. Küçük bir buluşmaydı, on kişi belki. Ama kapıya yaklaştıkça nabzım hızlandı. İçeri girdiğimde ilk birkaç dakika aklım tamamen seste: "Bunlar beni değerlendiriyor mu? Saçma bir şey mi söyledim? Yüzüm garip görünüyor mu?" Bedenimde değil, sanki sahnedeymişim gibi duruyordum. Sosyal anksiyete günlük hayatta en çok konuşmaların ortasında vurdu. Biri bana soru sorduğunda cevap düşünürken aynı anda kendi yüzümü izliyordum sanki. Yeterince samimi görünüyor muyum? Çok mu az konuşuyorum? Çok mu çok? Bu iç seyirci yorucuydu. Terapide öğrendiğim şeylerden biri şuydu: anksiyete dikkatini tehdit algısına odaklıyor. Sosyal ortamda "ne yanlış gidebilir" kanalı açık kalıyor, "ne iyi gidebilir" kanalı kapanıyor. Buna karşı bir egzersizim vardı: ortamdaki bir detayla meşgul olmak. Birinin anlattığı hikayeye gerçekten odaklanmak. Bu kafamı o iç seyirciden çekiyor, dışarıya döndürüyordu. Her zaman işe yaramadı. Ama zaman içinde fark ettim ki o buluşmadan eve döndükten sonra her seferinde "aslında o kadar da kötü değildi" diyordum. Beden hafızası yavaş değişiyor ama değişiyor.