Minimalist dekorasyon; az şeyle çok şey söyleme sanatı. Boş alan bir kusur değil, bilinçli bir seçim. Ama bu anlayışı gerçek hayata taşımak, sadece eşyaları atıp odayı boşaltmaktan çok daha fazlasını gerektiriyor. Minimalist dekorasyon felsefesinin özünde şu var: her nesnenin ya işlevsel ya da gerçekten sevilen bir şey olması gerekiyor. İkisi de değilse o nesne orada işsiz demek. Bu prensibi benimsemek başlangıçta biraz sert gelebilir; ama zamanla ne kadar çok gereksiz şeyin etrafınızı sardığını fark etmek şaşırtıcı bir his. Nereden başlamalı? En iyi başlangıç noktası kalabalık olan bir oda. Bir masanın üstü, bir çekmece veya bir dolaptan başlayıp her nesneyi elde tutup tutmayacağınıza karar verin. Kendi kendine sorun: bu nesneyi geçen altı ayda kullandım mı? Gerçekten seviyor muyum? Yoksa sadece doldurmak için mi var burada? Minimalist dekorasyon renk konusunda da sade kalıyor. Nötr bir baz palet; beyaz, krem, gri, bej ve bunlara çok sınırlı vurgu renkleri ekleniyor. Bu sadelik, odayı görsel olarak dinlendirici kılıyor. Ama bu siyah-beyaz steril bir ofis anlamına gelmiyor; sıcak nötr tonlar ve doğal dokular (ahşap, keten, taş) minimalizme derinlik katıyor. Çok fazla aksesuar yerine birkaç özenle seçilmiş nesne kullanmak minimalist dekorasyonun görsel dilini oluşturuyor. Bir güzel vazo, iki veya üç kitap ve doğal bir taş parçası, on adet küçük biblodan çok daha etkili bir kompozisyon kurabiliyor. Mobile alışkanlık olarak da minimalizm devam etmeli: bir şey alıyorsanız başka bir şey çıkıyor. Bu kural zamanla güzel bir denge sağlıyor.