O geceyi çok net hatırlıyorum. Saat gece yarısını geçmişti ve ben yatakta tavana bakıyordum. Ağlamak istiyordum ama gözyaşı gelmiyordu. Yorgundum ama uyuyamıyordum. O his zaten aylardır böyleydi ama o gece bir şey farklıydı: artık "geçer" diyemiyordum kendime. Psikiyatriste gitme kararı benim için kolay olmadı. Ailemde böyle bir geçmiş yoktu ya da varsa konuşulmamıştı. "Psikiyatrist" kelimesi benim için hep başka insanlarla, çok ağır durumlarla bağlantılıydı. "Ben o kadar kötü değilim" diye düşünürdüm. Ama o gece kendime şu soruyu sordum: "Ne kadar daha bekliyeceksin?" Ertesi sabah randevu aldım. Muayenehanenin kapısından girerken ellerim titriyordu. Doktor bana ilk seansta çok basit şeyler sordu: ne zamandan beri böyle hissediyorum, uyku düzenim nasıl, iştahım nasıl, günlük işlerimi yapabiliyor muyum? Cevaplarımı verirken fark ettim ki her soruya "hayır" veya "kötü" diyordum. Hayatımın ne zaman bu hale geldiğini düşündüm. Psikiyatriste gitme kararının en zor kısmı aslında kapıdan girmekti. İçeride beklediklerimi düşündüm, yargılanmayı, yanlış anlaşılmayı. Hiçbiri olmadı. Doktor konuşurken not aldı, zaman zaman ek sorular sordu ve dinledi. Gerçekten dinledi. Bu kadar basit bir şeyin insana ne kadar iyi gelebileceğini o güne kadar bilmiyordum. İlk seansın ardından eve dönerken ağladım. Bu sefer gözyaşı geldi. Hafif bir şey, bir şeyin bitmesi gibi değil, bir şeyin başlaması gibi. Aylardır taşıdığım ağırlığın küçük bir parçasını bırakmış gibiydim. Psikiyatriste gitme kararı almadan önce kendimi çok uzun süre "yeterince kötü değilim" diye ikna etmeye çalıştım. Şimdi anlıyorum ki bu en tehlikeli yanılgıydı. Yardım istemek için dibe vurmak gerekmiyor. Sadece artık yeterli hissetmemek yetiyor.