Çiftçi pazarı alışveriş deneyimi benim için bir tesadüfle başladı. Sekiz ay önce süpermarkete gitmek yerine mahalle pazarını denedim; oraya da varmadan önce yolun kenarında küçük bir çiftçi standı gördüm. Yaşlı bir kadın kendi bahçesinden topladığı sebzeleri satıyordu. Bir kilo domates aldım, eve gelince kestim; rengi, kokusu, tadı bambaşkaydı. O günden bu yana çiftçi pazarı alışverişini alışkanlık haline getirdim. Sekiz ay boyunca gözlemledim, denedim, karşılaştırdım. Şunu söyleyebilirim: bu süreçte en çok şaşırdığım şey mevsim kavramının ne kadar anlam kazandığıydı. Ocak ayında domates aramayı bıraktım; çünkü çiftçi standında domates yoktu ve bunun bir sebebi vardı. Çiftçi pazarı alışveriş deneyiminde öğrendiğim ilk pratik ders: satıcıyla konuşmak. Hangi sebzenin nasıl yetiştirildiğini sormak hem kalite değerlendirmesi için hem de beklenmedik tarifler öğrenmek için işe yarıyor. Bir üretici bana patlıcanı nasıl pişirdiğini anlattı; o tarifi hâlâ kullanıyorum. Fiyat meselesinde ön yargım vardı: çiftçi pazarı pahalı olur sanıyordum. Ama düzenli alışveriş yapınca anladım ki mevsim ürünlerini çiftçiden almak çoğu zaman süpermarketten ucuz; üstelik daha taze. Çürümeden gidiyor çünkü, fazla satın almıyorum. Sekiz aylık çiftçi pazarı alışveriş deneyimimin beni en beklenmedik şekilde etkileyen boyutu sosyal kısım oldu. Artık tanıdığım standlar var, bekleyen yüzler var. Pazar sabahları bir komşuluk havasına dönüştü. Bu şehir hayatında çok nadir yakaladığım bir şey. Şimdi çiftçi pazarına gitmeyi bırakmayı düşünemiyorum. Hem alışkanlık hem de bir tercih meselesi artık. Sürdürülebilir beslenmeyi soyut bir kavram olarak düşünmek yerine her cumartesi somut bir eylemleme dönüştürmek, beni hem pratik hem de manevi açıdan tatmin ediyor.