Gotik katedral ışık teolojisi, 12. yüzyılda Saint-Denis Başrahibi Suger'in mimari programında kuramsal ve pratik bir bütünlük kazanır. Suger, Pseudo-Dionysius Areopagita'nın ışık metafiziğinden beslenerek maddi ışığı tanrısal nurla özdeşleştirir: değerli camın ve altın süsün içinden geçen güneş ışığı, anagojik (yukarıya çeken) bir araç işlevi görür ve izleyiciyi duyusal dünyadan aşkın gerçekliğe doğru yükseltir. Gotik katedral ışık teolojisi mimariye doğrudan tercümesini nervürlü tonoz ve uçan payandanın kombinasyonunda bulur. Bu yapısal yenilik duvar yükünü bağımsız iskelet elemanlara aktararak masif duvarın yerini büyük vitray pencere açıklıklarına bırakmasını sağlar. Suger'in Saint-Denis korundaki erken gotik uygulaması özellikle koranın güney batı kapısındaki ışık yönelimiyle iç mekânda zamanın ilerlemesiyle değişen ışık dinamiklerini planlı biçimde kullanır. Anagogik estetik ilkesi pasif alımlamayla sınırlı değildir; yönlendirilmiş hareket ve deneyim sürecini kapsar. Hac yolculuğu düzeni, neften koroya doğru ilerleyen mimari sekansı tamamlar; gotik katedral ışık teolojisi bu süreçte mekânsal gradyanın bilinçsel geçişle örtüşmesini planlar. Lux nova (yeni ışık) aynı zamanda teolojik yenilenmenin metaforudur: Kluniacı manastır geleneğinin kapalı karanlığına karşı Sıstersiyenin sade aydınlığına benzer biçimde ışık, kilise reformunun ideolojik sembolü işlevi de üstlenir. Modern sanat tarihi gotik katedral ışık teolojisini artık salt teolojik bağlamda değerlendirmez. Otto von Simson'un kanonik çalışması bu mimarinin geometrik ideal, müzik oranları ve skolastik düşünceyle ne denli derin bir eklemlenme içinde olduğunu ortaya koymuştur. Eleştirel değerlendirme ise Suger'in niyetiyle katedrali deneyimleyen orta çağ halk dindarının gerçek algısı arasındaki mesafeyi araştırmayı sürdürmektedir.