Japonca bir felsefe metnini çevirirken 'ma' kavramıyla karşılaştım. Boşluk, ara, bekleme anı, ama hiçbiri tam değil. Sözlükte bir tanım var, ama o tanım kavramı öldürüyor. Çevirilemeyen kavramlar beni her zaman hem zorluyor hem de büyülüyor. O gün saatlerce o tek kelimeyi düşündüm. Metni geçici olarak atladım, devam ettim, sonra geri döndüm. Çevirilemeyen kavramlar söz konusu olduğunda iki temel seçenek var: ya hedef dilde en yakın karşılığı bulmak, ya da kavramı açıklayarak taşımak. İkisi de bir şeyler kaybettirir, ama ikisi de farklı şeyler kurtarır. Ben o metinde 'ma' kelimesini Türkçe'ye 'anlam yüklü boşluk' olarak çevirdim ve bir dipnot ekledim. Dipnotta kavramın kültürel arka planını kısaca anlattım. Editör dipnotu beğendi, okuyucu tepkileri de olumluydu. Ama içimde bir şey hâlâ eksik hissetti. Sonradan anladım: çevirilemeyen kavramlar aslında birer kapı. O kapıyı geçmeye çalışmak, çevirmeni hem dil hem kültür hem de felsefe alanında büyütüyor. 'Ma' kavramını tam çevirememedim, ama o süreçte Japon estetik düşüncesi hakkında hiçbir ders kitabının vermediği bir anlayış kazandım. Bu deneyimden sonra çevirilemeyen kavramları not etmeye başladım. Finceyi, Portekizceyi, Arapçayı dolaşırken rastladığım o 'tercümesi olmayan' kelimeleri topluyorum. Her biri bana dilin sınırlarını, insanın dünyayı nasıl farklı parçalara böldüğünü gösteriyor. Bu benim için çevirmenliğin en derin ve en kıymetli yönü.