Konteynerleştirme, son on yılın yazılım dünyasında neredeyse evrensel bir norm haline geldi. "Her şeyi container'a koy" anlayışı o kadar yaygınlaştı ki, bir uygulamanın konteyner olmadan dağıtılması artık geride kalmışlık işareti gibi görülüyor. Container varsayılan eleştirisi bu noktada devreye girmek zorunda: neden bu araç, değer üretip üretmediği sorulmaksızın her bağlamda varsayılan seçim haline geldi? Konteynerleştirmenin sunduğu gerçek faydalar var. Ortam tutarlılığı, bağımlılık yönetimi, hızlı dağıtım döngüsü, bunlar somut kazanımlardır. Ama bu faydaların değer taşıması için uygulama belirli bir karmaşıklık eşiğini aşmış olmalıdır. Tek bir sürecin sabit bir ortamda çalıştığı basit bir uygulama için, konteynerleştirmenin getirdiği ek katman çoğunlukla maliyetin üzerinde bir değer üretmez. Container varsayılan eleştirisi yaparken göz önünde bulundurulması gereken operasyonel boyut şudur: konteynerleştirme, dağıtım ve çalışma ortamını soyutlar ama bu soyutlamanın kendisi yeni bir karmaşıklık katmanıdır. Image build süreçleri, registry yönetimi, container runtime güvenliği, volume yönetimi, bunların her biri öğrenilmesi ve izlenmesi gereken yeni sorumluluk alanlarıdır. Bu araçları kullananların büyük bölümü bu katmanları yönetmeyi öğrendi ve gerçek değer elde etti. Ama "her uygulamayı container'a koy" normunun bir yan etkisi de şudur: ekipler, gerçekten ihtiyaçları olan ölçek ve karmaşıklık düzeyinin çok üzerinde bir altyapıyı işletmeyi öğrenmek zorunda hisseder. Alternatif yaklaşımlar, iyi yapılandırılmış sanal makineler, platform-as-a-service çözümleri, serverless modeller, bazı kullanım senaryoları için daha uygun olabilir. Container varsayılan eleştirisi, bu alternatifleri dışlamayı değil, her araç seçiminin bağlamına göre değerlendirilmesini savunur. Teknik kararlar araçların popülaritesine göre değil, o araçların çözdüğü somut probleme ve yarattığı toplam maliyete göre verildiğinde daha sağlam çıktı üretir.