Şantiye deneyimi mimar için hayatî bir geçiş noktasıdır; bunu ilk şantiye ziyaretimde anladım. O güne kadar tasarım, kağıt ve ekran üzerinde yaşıyordu. Ölçüler doğruydu, çizimler netti. Şantiyeye gittiğimde ise farklı bir gerçekle yüz yüze geldim. İlk şokum, ölçü farklılıklarıydı. Planda net görünen bir duvar kalınlığı, sahada birkaç santimetre kayabiliyordu. Bunu küçük bir fark gibi düşünmek kolay; ama kapı kasası sığmıyor, pencere açısı tutmuyor. Şantiye deneyimi mimar olmak için zorunlu bir eğitim, bunu o gün kavradım. İşçilerin çalışma biçimi de beni şaşırttı. Planı harfi harfine uygulamıyorlardı; kendi pratik bilgilerini de katıyorlardı. Bazen bu iyiydi; deneyimli bir usta, planda görmediğim bir sorunu önceden çözüyordu. Bazen bu sorundu; alışkanlıkla yapılan bir şey, tasarımın ruhunu kaçırıyordu. Şantiye deneyimi mimar-işçi iletişiminin ne kadar kritik olduğunu da gösterdi. Teknik çizimi okuyan biriyle sözlü anlaşmak farklı şeyler. Basit bir detayı yanlış anlatan bir diyalog, sonradan büyük bir düzeltme gerektirebilir. O ilk şantiye ziyaretinden sonra çizimlerimi değiştirdim. Daha fazla detay, daha açık notlar, malzeme belirtimleri daha net. Aynı zamanda şantiye ziyaretlerini düzenli bir alışkanlık hâline getirdim. Masa başında değil, inşaat alanında anlıyorsunuz bir şeylerin neden işe yaramadığını. Şantiye deneyimi mimar kimliğinin olmazsa olmaz parçası. Çizim masasında kalan mimar, yarım kalır.