Yıllarca kullandığım ince, sessiz membran klavyeyi bir çantaya koyup dolaba attığım gün, mekanik klavyeyi masama koydum. İlk birkaç tuşa basışımda tuhaf bir şey hissettim: Dokunuşun altında gerçek bir direnç vardı. Parmağım geri itiliyordu. Bu his yabancıydı ama iyi bir şekilde yabancı. Mekanik klavyeye geçişimin ilk haftası verimliliğim düştü. Hızım yavaşladı çünkü kaslarım farklı bir baskı eşiğine alışmak zorundaydı. Ama fark ettiğim ilginç bir şey vardı: Yazmak için daha fazla düşünüyordum. Her kelime biraz daha kasıtlıydı. Tuş sesi, bir tür ritim oluşturuyordu ve ben o ritme uymaya çalışıyordum. Üç hafta sonra hızım eski seviyesine döndü ama yazma kalitem değişmişti. Bunu nasıl açıklayacağımı uzun süre düşündüm. Mekanik klavyeye geçiş bana fiziksel bir geri bildirim veriyordu, her tuşa basışta bir onay gibi. Bu his, yazmayı daha somut, daha gerçek hissettiriyordu. Boş bir sayfada kelime üretmek daha az korkutucu gelmeye başladı. Garip ama doğru olan başka bir değişim daha oldu: Hata yapmaktan daha az çekindim. Membran klavyede yanlış bir şey yazınca sesi yoktu, dolayısıyla hata bile hissettirmiyordu. Mekanik klavyeyle her yanlış tuşun sesi vardı. Bu ses beni utandırmıyor, aksine hatayla yüzleşmemi sağlıyordu. Hata yapıldı, duyuldu, düzeltildi. Ev arkadaşım klakson gibi tuş seslerinden şikayet etmeye başlayana kadar her şey güzeldi. Onun için daha sessiz anahtarlarla değiştirdim klavyeyi. Ses azaldı ama his kısmen kaldı. Mekanik klavyeye geçiş deneyimim bana şunu öğretti: Bir aleti değiştirmek bazen sadece o aleti değil, o aletle kurduğunuz ilişkiyi de dönüştürür.