Bolu ormanları mantar toplama sezonu eylül-ekim arasında doruk noktasına ulaşır. Bunu biliyordum çünkü annem her yıl anlatır, ama kendim hiç gitmedim. Geçen yıl sonunda dayanamayıp amcamla birlikte yola çıktım. Sabah altıda ormana girdik. Nem yüksekti, toprak yumuşacıktı, ayak izlerim kaldı arkamdaki yolda. Amcam hangi mantarı toplayacağımı, hangisinden uzak duracağımı anlattı. Şapkalı, sap kısmını ikiye bölünce rengi değişmeyenler, zararlı olanların altında mor solungaçlar. Bu bilgileri not almak istedim bir ara. Bolu ormanları mantar toplama deneyiminin beni şoke eden kısmı beklenmedik anda geldi. Bir ağacın ardından dönerken yaklaşık otuz metre ileride, araziyi dik bir durumda koklayan bir karaca gördüm. Beni görünce dondu; ben de dondum. Birkaç saniye öyle kaldık, sanki ikimiz de hareket edersek birimiz kaybedecekmişiz gibi. Sonra sıçrayarak ormana daldı. O andan sonra ormanı daha dikkatli dinledim. Kuru yaprakların arasında çıt sesi var mı diye. Dal kırıldığında hangi yönden geliyor diye. Amcam güldü; "Şehirli olunca kulaklar körelir" dedi. Haklıydı. Gün sonunda oldukça iyi bir sepet doldurduk. Akşam yemeğinde kızarttığımız mantarlar, ormandan topladığımız kendi ellerimizle, sofrada bambaşka bir tatla geldi önümüze. Bolu ormanları mantar toplama deneyimi bana gıdanın yolculuğunu ilk kez bu kadar yakından hissettirdi. Bir de şunu öğrendim: ormanda mantar aramak meditasyon gibi bir şey. Baş eğik, adımlar yavaş, etraf dikkatli. Kafanın içindeki gürültü bir ara susuyor. Bu sessizliği şehirde başka türlü bulmak çok güç.