Fotoğrafçılığa başladığım ilk yıllarda kendimi bir manzara fotoğrafçısı olarak tanımlıyordum. Dağa, denize, ormana giderdim. Tripod, geniş açı lens, ND filtre çantamın değişmezi olurdu. Bu tür benim için doğanın huzurunu kapama yöntemiydi. Çok mutluydum ama bir noktada her manzara aynı görünmeye başladı. Kareler birbirinin tekrarına dönüştü. İşte o noktada başka türleri denemeye karar verdim ve bu deneme süreci beni başka biri yaptı. İlk denediğim tür sokak fotoğrafçılığıydı. Manzaranın sessizliğinden gelmiş biri olarak şehrin gürültüsüne adapte olmak çok zorlandı. İnsanların yakınında çekim yapmak içime sinmiyordu, çekinerek dolaşıyordum. Aylar sürdü o utangaçlığı yenmek. Bir gün küçük bir kasabada pazarda dolaşırken bir tezgâhın arkasındaki yaşlı kadına yöneldim, kareyi çektim, kadın bana baktı ve gülümsedi. O an utancım kayboldu. Sokak fotoğrafı bana insanlara dokunabilmenin bir yolu olduğunu öğretti. İkinci denediğim tür portre oldu. Modelle çalışmak hiç düşünmediğim bir şeydi çünkü kendimi insanlarla iletişim kurma konusunda çok yetenekli görmüyordum. Bir arkadaşımla başladım, sonra başka tanıdıklarla devam ettim. Yönlendirmek, sahneyi kurmak, ışığı modele göre ayarlamak yeni beceriler gerektirdi. Bana en çok şunu öğretti: portre çekimi modelin değil, fotoğrafçının duygusal hazırlığıyla başlar. Eğer kendiniz rahat değilseniz model de rahat olamaz. Üçüncü tür makro oldu. Manzaranın geniş açısından makronun aşırı yakın bakışına geçmek beni başka bir evrene soktu. Çiçeklerin içinde, böceklerin gözünde bir başka dünya var ve bu dünya çıplak gözle hiç görünmüyor. Makro bana sabrı öğretti. Bir karenin keskin olması için tripod, doğru rüzgâr koşulu, doğru ışık ve doğru odak kademe birleştirme gerekiyordu. Saatlerce tek bir çiçekle uğraştığım günler oldu. Dördüncü tür gece şehir çekimiydi. Şehrin gündüz yüzünden çok farklı bir karakteri olduğunu fark ettim. Gece sokaklarda yürürken neonların yansımalarını, yağmur sonrası kaldırımların parıltısını, uzaktan geçen arabaların ışık izlerini çekmek beni hipnotize etti. Gece çekimi bana ışığın hiç olmadığı bir yerde bile fotoğraf olduğunu öğretti. Beşinci tür belgesel oldu. Bir hafta boyunca aynı mahalleye gittim, oradaki esnafların gününü takip ettim. Pazartesi sebze hali, salı kunduracı, çarşamba demirci. Bu deneyim bana zamanın gücünü gösterdi. Tek karelik bir fotoğrafın anlatamayacağı şeyleri, beş gün boyunca aynı yere dönmek anlatabiliyordu. Belgesel bana 'görmek' ile 'anlamak' arasındaki farkı öğretti. Altıncı tür mimari oldu. Şehrin yapılarına başka bir gözle bakmaya başladım. Geometriyi, ışığı, gölgeyi, doku tekrarını çekmek beni soyut sanata yaklaştırdı. Mimari fotoğrafı bana sabırlı çerçevelemeyi öğretti. Bugün geriye baktığımda artık tek bir türün insanı değilim. Her türden bir şey almışım ve hepsi bende harmanlanmış. Manzara çekerken bile artık sokak gözüyle bakıyorum, küçük detayları arıyorum. Portre çekerken bile mimari gözüyle bakıyorum, arka planın geometrisini düşünüyorum. Bu çok katmanlı bakış benim dönüşümümün en büyük kazancı. Kendinizi tek bir türle sınırlamayın derim. Konfor alanından çıkmak başlangıçta zor ama insanı zenginleştiriyor. Hangi türe ilgi duyup hiç denemediniz? Bu yorumlarda birbirimize ilham olalım.