Geçen yıl bir ara herkesin başına gelen o şey bana da oldu. Bir sabah uyandım ve elime kamerayı almak istemedim. Yıllardır hafta sonu çekim planı yapmadan duramayan biri olarak bu durum beni şaşırttı. İlk başta yorgunluk diye geçiştirdim. Sonra üç hafta geçti, kamera çantası açılmadan kaldı. Bir ay oldu. Üç ay oldu. Sonunda kendime itiraf etmek zorunda kaldım: ben şu an fotoğraf çekmek istemiyorum. Bu dönem yaklaşık on bir ay sürdü. İlk aylar suçluluk duygusu vardı. "Ben fotoğrafçıyım, nasıl çekmem?" diye kendime kızıyordum. Sonra suçluluğu bıraktım ve durumu kabul ettim. Bu kabul ettiğim noktadan itibaren daha rahat hissetmeye başladım. Neden bu duruma geldiğimi düşününce birkaç sebep buluyorum. Birincisi, sosyal medyaya kareler üretmek için çekim yapar olmuştum. Her çekim çıktısı düşünülmüş, planlanmış, paylaşıma uygun hale getirilmişti. Çekim sevincimi kaybetmiştim. İkincisi, hep aynı yerlere gidip aynı tarzda kareler üretmeye başlamıştım. Konfor alanında kalıyordum, kendimi tekrar ediyordum. Üçüncüsü, başka insanların karelerini izleyip kendimle kıyaslıyor ve hep eksik buluyordum. Molanın ilk aylarında kameraya hiç bakmadım. Çantayı dolaba kaldırdım. Sonra yavaş yavaş başka şeylere ilgi duydum. Resme baktım, kitap okudum, müzik dinledim, yürüyüşler yaptım. İlginç olan şu: bu dönemde sahnelerin önünden geçerken "şu kare olur muydu acaba" diye düşünmeyi de bıraktım. Sahneyi sadece izledim. Bu yeni bir bakış biçimiydi benim için. Geri dönüşüm de planlı olmadı. Bir gün sokakta dolaşırken eski bir adamın penceresinden gelen ışık dikkatimi çekti. Cep telefonumu çıkardım, çektim. O an içimde bir şey kıpırdadı. Ertesi gün kamera çantasını dolaptan çıkardım. Ama hemen çıkıp çekim yapmadım. Önce sadece kameramı elime aldım, ayarlarını tekrar gözden geçirdim. Bir hafta böyle geçti, kamera elimde gezdim ama hiç çekmedim. Sonra ilk çekime çıktım. Hedefsiz. Plan yapmadan, çekmek istediğim bir konu belirlemeden sadece dışarı çıktım. Bir saat dolaştım, üç kare çektim. Eve döndüğümde bilgisayara aktarmadım bile. Ertesi hafta gene çıktım, beş kare çektim. Üçüncü hafta yirmi kare. Çekim sayısını sınırlı tutmak çok işime yaradı, çünkü her kareyi düşünerek çekiyordum, eski refleksimi geri kazandım. Dönüş sürecinde değişen şey şu: artık sosyal medya için çekmiyorum. Aslında çoğu kareyi paylaşmıyorum. Sadece kendim için çekiyorum. Bu büyük bir özgürlük. Karenin kötü olması umurumda değil, çünkü kimseye göstermek zorunda değilim. Bu rahatlık kareleri daha samimi yaptı. Bir başka değişiklik konularımda oldu. Eskiden ulaşılması zor, gösterişli sahneleri çekiyordum. Şimdi sokakta gördüğüm sıradan anları çekiyorum: bir adamın yorgun yüzü, bir çocuğun gülümsemesi, pencerede asılı bir çamaşır, yağmurda kaldırımdaki yansıma. Sıradanın güzelliğini görmeye başladım. Molaya çıkmaktan korkanlara şunu söylemek istiyorum: korkmayın. Tutku gerçek bir tutkuysa geri döner. Belki farklı bir şekilde, belki daha derinden, belki daha sade. Ama döner. Önemli olan kendinizi bu kabule açmanız. Ben şimdi mola öncesinden daha mutlu çekiyorum. Daha az kare üretiyorum ama daha çok zevk alıyorum. Benzer dönemler yaşayan oldu mu? Nasıl atlattınız? Hâlâ molada olan varsa, kendine biraz daha zaman tanısın, bu da bir öğrenme dönemi.