Matematik öğretmeni olmaya karar verdiğimde, en büyük korkum konuya hakim olamamak değildi. En büyük korkum, sınıfın önünde durup yanlış bir şey söylemekti. Bir cevabı bilmediğimi söylemek zorunda kalmak. Tahtaya yazdığım bir adımın hatalı olduğunu öğrencimin fark etmesi. Lisans yıllarımda iyi bir öğrenciydim ama mükemmel değildim. İlk staj derslerime giderken çantamda hep ek not defterleri, formül kâğıtları, kendi yazdığım küçük örnek koleksiyonu olurdu. Sınıfa girmeden önce belki on dakika kapıda durup nefes alırdım. Bu kadar hazırlıklı olmama rağmen ilk dersimde elim titriyordu. İlk yıl boyunca her dersten önce ders planımı kelime kelime yazıyordum. Tahtaya yazacağım her satırın kâğıtta provası vardı. Öğrencilerin sorabileceği soruları önceden tahmin etmeye çalışıyordum. Ama gerçek sınıfta plan asla planlandığı gibi yürümüyor. Bir öğrenci hiç beklemediğin bir noktadan ilerliyor, başka bir öğrenci üç sayfa geride takılı kalıyor, üçüncüsü zaten anladım deyip sıkılıyor. En büyük dönüm noktası, bilmiyorum demeyi öğrenmem oldu. İkinci yıl bir öğrenci sınıfta beni dürüstçe köşeye sıkıştırdı: bir limit problemi vermişti, çözüm aklımda netleşmedi. İçimden geçen ilk şey kıvırma refleksiydi. Ama bir an durdum ve dedim ki bu problemde takıldım, yarın sınıfa hazır gelirim. O an inanılmaz bir rahatlama hissettim. Öğrenciler de şaşırdı ama saygı duydu. Sonraki dersi en parlak dersim oldu çünkü artık kendimi savunmuyordum, sadece öğretiyordum. Korkularımı tamamen aşmadım. Hâlâ zor bir konuya geçeceğim hafta öncesinde gerginim. Ama artık korku ile mücadele etmek yerine korkuyla yan yana yürümeyi öğrendim. Bir konuyu bilmiyorsan öğreneceksin, bir cevap aklına gelmiyorsa yarın geleceksin, bir öğrenci anlamıyorsa yöntem değiştireceksin. Bu mesleği düşünen genç arkadaşlara söylemek istediğim şey şu: konuya hakim olmak teknik bir mesele, ama sınıf önünde durabilmek psikolojik bir mesele. İkinci kısmı çoğu kimse bize öğretmiyor, kendi başımıza öğreniyoruz. Yıllar alıyor.