Üniversitenin ilk yılında matematik bölümüne büyük bir özgüvenle başladım. Lisede iyi bir öğrenciydim, olimpiyatlarda ödüller almıştım, kendimi gayet hazırlıklı sanıyordum. Sonra reel analiz dersi başladı. İlk hafta epsilon-delta tanımlarıyla tanıştım. Hocamızın tahtada yazdığı satırları kelime kelime yazdım ama hiçbirini anlamadım. Bir dizinin yakınsaması için verilen koşulu kâğıt üzerinde okudum, sembolleri tanıdım, ama dizinin gerçekten ne yaptığını gözümün önüne getiremedim. İkinci hafta ödevde bir ispatı kendim yazmam gerekti. Üç saat oturdum, hiçbir satır yazamadım. O dönem benim için karanlık bir dönem oldu. Ders saatlerinde anladığımı sanıyordum, eve gelince hiçbir şey hatırlamıyordum. Vize haftası geldi, soru kâğıdını gördüğümde hiçbirine başlayamadım. Boş kağıt teslim ettim. Hayatımda ilk defa böyle bir şey yaşıyordum. Akşam yurttaki odamda saatlerce tavana baktım. Sınıfımdan bazıları acaba bana acıyıp mı bakacak, hocamız bana ne diyecek, başka bir bölüme mi geçsem. O gece bir karar aldım. Sabah ilk iş hocamın yanına gittim ve dosdoğru anlattım. Boş kağıt verdim çünkü gerçekten anlamadım. Hocam beklediğimden farklı bir tepki verdi. Sandalyesini bana çevirdi ve sordu: hangi noktada koptun? Tek tek sorularla beni geri götürdü. İki saat onun odasında oturdum. Çıktığımda epsilon-delta tanımını anlamıştım. Daha doğrusu nereyi anlamadığımı anlamıştım. O bir görüşme bana iki şey öğretti. Birincisi, anlamadığını söylemek anlamamaktan daha zor ama tek çözüm. İkincisi, bocalamak utanılacak bir şey değil, yardım istememek utanılacak bir şey. İkinci yarıyıl ortasında reel analizden geçer not aldım. Yüksek değildi ama geçtim. Üçüncü yıla geldiğimde aynı hocadan ölçü teorisi aldım ve en yüksek notu aldım. Mezun olduktan yıllar sonra hâlâ o dönemi düşünüyorum. Çünkü o dönem bana matematikten çok daha fazlasını öğretti. Bugün üniversitede zor zamanlar geçiren bir öğrenciye söylemek istediğim şey şudur: ilk yıl bocalamak, son yıl bocalamayacak olduğunu göstermez. Kapıyı çal, sor, anlamadığını anlamak için zaman ayır.