Matematikle ilişkim hiçbir zaman aşk değildi. Lise yıllarında sınıfımda matematikle nefes alıp veren arkadaşlarım vardı, ben onları biraz gıpta biraz uzaklıkla izlerdim. Benim için matematik, yapılması gereken bir görevdi. Sevmiyordum ama bırakamıyordum çünkü mühendislik okumak istiyordum. İlk üniversite kalkülüs dersinde duvara çarptım. Lise matematiğindeki ezberlenmiş çözüm refleksleri burada işe yaramıyordu. Bir limit problemini önümde gördüğümde donup kalıyordum. Hocalar tahtaya bir sembol yazınca herkes anlamış gibi yapıyor, ben anlamış gibi yapmaya zorlanıyordum. Ara sınavdan bir buçuk aldım. Hayatımda ilk defa bir dersten bu kadar düşük not gördüm. O gece çok düşündüm. İki seçeneğim vardı: bölüm değiştirmek ya da matematikle barışmaya çalışmak. İkincisini seçtim ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Bir arkadaşım, sevmediğim bir konuyu öğrenmenin tek yolunun onunla zaman geçirmek olduğunu söyledi. Tıpkı tanımadığın biriyle arkadaş olmak gibi. O dönem her gün üç saat matematik çalışmaya başladım. Sevmediğim hâlde. Önce mekanik problemlerle başladım, kafamı yormadan tekrar tekrar uyguladım. Yavaş yavaş bir tür ritim oluştu. Üçüncü ayda kendimi bir gece yarısı bir problemin önünde, kahvemi bitirmiş, saatin ilerlediğinin farkında olmadan dikilirken buldum. Problem çözülmüştü ama daha önemlisi, çözmeye odaklanırken vakit geçtiğini fark etmemiştim. İşte o an anladım: matematiği sevmiyordum hâlâ, ama matematik yapmayı sevmeye başlamıştım. Yıllar sonra mezun oldum, mühendis oldum, sonra başka şeyler yaptım. Matematik benim için hiçbir zaman bir tutku konusu olmadı. Ama o üç yıl içinde kazandığım disiplin, bir problemin önünde hemen pes etmeme alışkanlığı, başka her şeyde bana yardım etti. Bugün geriye baktığımda en büyük dersim şu: sevmediğin bir şeyi öğrenmek mümkün, ama kolay değil. Sevmediğin şeyle uzun zaman geçirmen gerekiyor. Aşk değil, sabır işi. Bu yazıyı kalkülüsten korkup bölüm değiştirmeyi düşünen birine yazıyorum aslında. Acele etme.